27 Ekim 2024

Kur’an’dan Kopuşun Sessiz Hikâyesi

ile aydinorhon

Kardeşim, tarihe biraz yakından baktığımızda içimizi burkan ama bir o kadar da düşündüren bir manzara görüyoruz. Nebi Muhammed’in dünyadan ayrılışından sadece 60 yıl sonra, dine ilaveler yapılmaya başlanıyor. Sonra aradan 200-250 yıl geçiyor ve Kur’an’a paralel yepyeni bir din ortaya çıkıyor. Yüce Allah kitabında apaçık bir şey söylerken, insanların yaşadığı bambaşka bir hâl alıyor; öyle ki Allah’ın helal dediğini haram kılacak kadar ileri gidiliyor. Bu sahne aslında bize yabancı değil. Nebi Muhammed’den çok daha önce de insanların vahiyden uzaklaştığı dönemlerde benzer tablolar yaşanmıştı ve o döngü o günlerden bugüne hiç kırılmadan taşındı.

Bugün çoğunluk hâlâ Kur’an’ı anlamadıkları bir dilde okuyarak, kendi kendilerini Allah’ın mesajına karşı sağır ve kör hale getiriyor. Bakara 18. ayetin o sarsıcı ifadesi tam da bu durumu hatırlatıyor: “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; artık geriye dönemezler.” Yani hakikat karşısında körleşen insan, seslense de duyamayan, uyarılsa da göremeyen bir hâle geliyor. Böyle olunca ne oluyor? Kulaktan kulağa yayılan hikâyeler, rivayetler, menkıbeler, uydurulmuş anlatılar din yerine geçmeye başlıyor. İnsanlar, yaşadıklarının Yüce Allah’ın indirdiği din olduğunu sanıyor ama aslında kendi atalarının dinini yaşıyorlar. Ve bu zihniyet bugün de hâlâ devam ediyor.

En’am 116. ayet bu tehlikeyi çiviler gibi ortaya koyuyor: “Yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyacak olursan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyarlar ve zanla yalan uydururlar.” Bu ayet aslında çağlar boyunca değişmeyen bir uyarı. Yani “çoğunluk böyle yapıyor” demek, doğru yapıldığını göstermez; tam tersine, çoğu zaman hakikatin ne kadar ıskalandığını işaret eder.

Peki ilk nesil? Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali… Bu insanlar dini yaşamadan mı öldüler? Elbette hayır. Onlar, Nebi Muhammed’in yürüdüğü o dosdoğru yolda yürüdüler. Çünkü Nebi nasıl yaşadıysa onlar da öyle yaşadı. Peki Nebi nasıl yaşadı? Kur’an’ı rehber edinerek, yalnızca vahyedilene uyarak yaşadı. Araf 203. ayette de açıkça söyleniyor: “De ki: Ben sadece Rabbimden bana vahyedilene uyuyorum.” İşte çizgi buydu, yol buydu ve din de buydu.

Ama Nebi vahye uyarken, insanlar çoktan kendi ilahlarını oluşturmuşlardı. Nebi’nin en büyük çabası da buydu: “Aklınızı bir kenara koymadan dini yaşayamazsınız.” Bu uyarı bugün her zamankinden daha anlamlı. Çünkü akıl devre dışı bırakıldığında, insan artık sorgulamaz, anlamaz ve Allah’ın vermediği bir gücü birtakım kişilere yüklemeye başlar.

Yunus 100. ayet bu gerçeğin altını çarpıcı bir şekilde çizer: “Allah’ın izni olmadan kimse inanmaz; Allah, akıllarını kullanmayanların üzerine pisliği (azabı) bırakır.” Yani akıl çalışmadığında insan, başkasının ağzına bakan, başkasının düşüncesini din sanan birine dönüşür. Bu bazen kendi nefsin olabilir, bazen atalarının alışkanlıkları, bazen bir hoca, bazen bir cemaat lideri… Hepsinin ortak noktası şudur: Allah’ın affetmeyeceğini söylediği şirk tehlikesi, çoğu zaman insanın kendi eliyle ilahlaştırdığı otoriteler üzerinden gelir.

Allah’ın kitabından ayrılıp başka kitaplara yönelen kişi, Allah’a din öğretmeye kalkar. Helali haram kılar, kültürü din diye yaşar, hurafeleri iman gibi taşır. Hucurat 16. ayetin tokat gibi vuran ifadesi işte bunu söyler: “Siz Allah’a dininizi mi öğreteceksiniz?” Yani insan, Allah’ın vahyine sırtını dönerek doğru bir din yaşayamaz; sadece kendi ürettiği dinin takipçisi olur.

Kur’an zamanla ne hale geldi biliyor musun kardeşim? Yüce Allah’ın kitabı, yaşayanlara rehberlik eden bir kitap olmaktan çıkıp ölülere okunan sembolik bir kitaba dönüştü. “Ölüye ne faydası var?” diye sormak bile lüks aslında, çünkü ölüye okunması için indirilen bir kitap değildi Kur’an. Ama insanlar Allah’ın emirlerini bir kenara attı. Geçmiş kitapların yaşadığı tahribatın aynısına Kur’an’ın uğramadığını düşünmek safdillik olur. Uğramış gibi yaşanıyor çünkü Müslümanlar kitabı terk etmiş bir toplum hâline geldi. Furkan 30. ayette elçinin sözleri bu nedenle kıyamete kadar yankılanıyor: “Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bir kitap edindi.”

Belki bu cümle bile çoğu kişiyi öfkelendirecek. Ama ayet yine hatırlatıyor: Çoğunluğa uyarsan yoldan saparsın. Çünkü çoğunluk zanla konuşuyor, zanla hüküm veriyor, zanla yalan üretiyor (6:116). Bu kişiler Kur’an’ı açıp anlamaya yanaşmıyor. Kendilerini Müslüman olarak tanımlıyorlar ama Kur’an’a güvenmiyorlar. Güvenselerdi, kitabın emrine teslim olurlardı. En büyük kırılma noktası işte burada: Allah’ın kitabını anlamadıkları dilden okumak. İletişim kopunca, rehberlik de kopuyor.

Ve yerine ne geçiyor? Nebi Muhammed’in ölümünden 200-250 yıl sonra üretilmiş kitaplar. İnsanlar seçimlerini çoktan yapmış durumda: “Allah’ın kitabı mı, insanların ürettiği kitaplar mı?” diye sorulduğunda dilleri başka şey söylese de yaşamları cevap veriyor.

Kardeşim, mesele işte bu kadar net. Din dediğimiz şey Yüce Allah’ın indirdiği kitapta duruyor. O kitap dururken kimsenin başka bir söze, başka bir kaynağa, başka bir otoriteye ihtiyacı yok.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik seninle olsun.
aydinorhon.com