BİR TARİKATÇININ HİKÂYESİ…
Bu bir masal değil.
Bir iftira hiç değil.
Bizzat yaşanmış, defalarca benzeriyle karşılaşılmış bir sahne.
Sordum.
Sakin bir dille, suçlamadan, küçümsemeden…
Gerçekten anlamak için sordum.
— Neden tövbeyi şeyh aracılığıyla ediyorsunuz?
— Şeyhin aracılığı olmadan Allah sizi duymuyor mu?
Soru basitti.
Cevap da öyle olmalıydı aslında.
Ama karşımdaki hiç tereddüt etmeden şunu söyledi:
— Valinin huzuruna çıkarken bile önce sekreteriyle görüşülür.
İşte tam o an durdum.
Çünkü mesele artık tövbe değildi.
Mesele artık Allah tasavvuruydu.
Allah’ı, bir makam sahibine;
Kulunu da, randevu almadan içeri giremeyen bir vatandaşa benzetmişti.
Üstelik bunu söylerken son derece rahattı.
Sanki çok makul, çok mantıklı bir açıklama yapıyordu.
Oysa bu benzetme, farkında olmadan şunu söylüyordu:
“Allah’a doğrudan ulaşamazsın.”
“Araya biri girmeli.”
“Sen tek başına yeterli değilsin.”
Ama Kur’an başka söylüyor.
Allah, kuluna seslenirken araya kimseyi koymaz.
Kaf Suresi 16. ayette buyuruyor ki:
“Yemin olsun ki insanı biz yarattık.
Nefsinin ona neler fısıldadığını bilmekteyiz.
Biz ona şah damarından daha yakınız.”
Şah damarı…
İnsanın en hayati noktası.
Koparsa hayat biter.
Allah, “Ben sana bundan daha yakınım” diyor.
Peki o zaman şu soruyu sormak kaçınılmaz değil mi?
BU KADAR YAKIN OLAN BİR RABB’E, ARACI NEDEN GEREKSİN?
Sebe Suresi 50. ayet de meseleyi berraklaştırıyor:
“De ki: Saparsam kendi aleyhime saparım.
Doğru yolu bulursam bu da Rabbimin bana vahyettiği sayesindedir.
Şüphesiz ki O duyandır, yakındır.”
Duyan…
Yakın…
Allah kendisini böyle tanıtıyor.
Ama biz ne yapıyoruz?
Allah’ı;
Valiye,
Bakanlığa,
Devlet dairesine çeviriyoruz.
Sonra da işin içinden çıkamayınca,
“Teşbihte hata olmasın” deyip geçiyoruz.
Ama hata orada başlıyor zaten.
Çünkü Allah’a yapılan her yanlış benzetme, O’nu zihnimizde küçültür.
Bakara Suresi 186. ayet ise bu konudaki son sözü söyler:
“Kullarım sana beni sorduklarında de ki:
Ben çok yakınım.
Bana dua edenin duasına cevap veririm.”
Dikkat edin.
Ayette:
“Şeyhine söylerse” demiyor.
“Aracı bulursa” demiyor.
“Yetkili bir kuldan geçerse” demiyor.
Doğrudan:
“BANA DUA ETTİĞİ ZAMAN” diyor.
Ama buna rağmen bazıları Allah’ı hâlâ ulaşılması zor bir varlık gibi anlatıyor.
Biri çıkıyor:
“Allah trafodur, direkt bağlanırsan çarpar” diyor.
Biri diyor ki:
“Şeyhsiz zikre girersen yanarsın.”
Biri diyor ki:
“Aracısız tövbe kabul olmaz.”
Soruyorum:
Bu sözler Allah’ı yüceltmek mi,
Yoksa farkında olmadan O’nunla alay etmek mi?
Haşa…
Allah elektrik mi ki çarpsın?
Allah memur mu ki sekreter istesin?
Belki bilinçsizce söyleniyor.
Belki bilinçli.
Allah bilir.
Ama sonuç değişmiyor:
Ortaya çıkan şey, Kur’an’daki Allah değil.
Kur’an’daki Allah;
Yakın olan,
Duyan,
Bilen,
Kulu ile arasına kimseyi sokmayan bir Rabb’dir.
Tarikat düzeni ise çoğu zaman şunu öğretir:
“Sen tek başına eksiksin.”
“Sen anlayamazsın.”
“Sen doğrudan gidemezsin.”
Bu söylem, insanı Allah’a değil;
insana bağlar.
Ve insan, bağlandığı her şeyi zamanla kutsallaştırır.
Oysa yapılması gereken çok daha sade:
Kur’an’ı dosdoğru okumak.
Anladığımız kadarını samimiyetle yaşamak.
Bilmiyorsak öğrenmek.
Yanlış yapıyorsak dönmek.
Allah, samimiyeti bilir.
Niyeti bilir.
Gayreti bilir.
Ve hiç kimseye,
“Niye falanca şeyhe bağlanmadın?” diye sormayacak.
Ama şunu soracak:
“BEN SANA YAKIN DEĞİL MİYDİM?”
Bu bir hesaplaşma çağrısı değil.
Bu bir davet.
Araya kimseyi koymadan,
Doğrudan Rabbine yönelme daveti.
BİDAT VE KUR’AN’A DÖNÜŞ
Gördük ki, bazı tarikatçılar Allah’a ulaşmayı bir aracının varlığına bağlıyor.
Ama Allah kendisine şah damarından daha yakın diyor.
Peki ya bidat?
Bidat, Allah’a yakınlaşmayı aracıya bırakmak gibi bir tuzaktır.
İçinde, “Ben bunu yapmazsam Allah bana yakın olmaz” inancı vardır.
Bir başka olay aklıma geliyor:
BİR ADAMIN HİKAYESİ
Bir adam vardı, her cuma büyük bir türbeye gider, saatlerce dua ederdi.
Yanında hep bir rehber, bir şeyh…
Kendi başına dua etmeye cesaret edemezdi.
Bir gün sorduğumda dedi ki:
— Hocam, neden kendi başınıza dua etmiyorsunuz? Allah duymuyor mu sizi?
— Şeyhim dua etmeden bana izin vermez.
Durdum.
Düşündüm.
Bu, bidatın en masum görünen hâliydi.
Adam iyi niyetliydi.
Ama niyeti, Allah’a değil, şeyhe bağlanmıştı.
Kur’an ne diyor?
“Kullarım sana beni sorduklarında de ki: Ben çok yakınım. Bana dua edenin duasına cevap veririm.” (Bakara 186)
Ve devam ediyor:
“(Kullarım) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulabilsinler!”
Yani Allah, aracısız, direkt ve samimi bir yaklaşıma çağırıyor.
Araya konulan her gereksiz ritüel, bidatın ta kendisidir.
BIDATIN TÜRLERİ
Bidat çeşitlidir. Sohbet tadında anlatmak gerekirse:
- İbadet Bidatı:
- Namaz, oruç, hac gibi ibadetlerde Kur’an ve Sünnet’te olmayan şekiller.
- Örneğin, cuma gecesi veya ayın belirli günlerinde özel namaz kılmak gibi zorunlu gösterilen uygulamalar.
- İnanç Bidatı:
- Allah’a ve resülüne dair yanlış tasavvurlar.
- Ölülerden medet ummak, türbelere dua etmek, Allah’ın rolünü başka varlıklara paylaştırmak.
- Günlük Yaşam Bidatı:
- Din kisvesi altında yapılan ama aslında ibadet olmayan yenilikler.
- Örneğin, özel dualar veya ritüeller, her yıl tekrarlanan zorunlu kutlamalar.
BİDATI NASIL TANIRIZ?
Bidat öyle zor bir şey değildir. Sadece iki soruyu sorarsanız yeter:
- Bu ibadet veya uygulama Kur’an ve sünnette var mı?
- Bunu yapmazsam Allah’a ulaşmam mümkün olmaz mı sanıyorum?
Cevap “hayır” ise, büyük ihtimalle bidatla karşı karşıyasınız.
KUR’AN’I DOSDOĞRU OKUMAK
Kur’an bize her şeyi öğretmiş:
- Allah’a nasıl yaklaşacağımızı,
- Kime kul olacağımızı,
- Hangi davranışların doğru olduğunu.
Oysa bidat, genellikle Kur’an’ın yeterliliğini görmezden gelir ve şunu söyler:
“Sen Kur’an’ı tek başına okuyamazsın, bir aracıya ihtiyacın var.”
Ama Allah şöyle diyor:
“Biz sana vahyettik, şüphesiz O duyandır, yakındır.” (Sebe 50)
Yani yeter ki samimi ol, Kur’an’ı anlamaya çalış, niyetin temiz olsun.
Bidat, genellikle iyi niyetle yapılır.
Ama iyi niyet, yanlışın mazur gösterilmesine yetmez.
- Allah’a doğrudan yönelin.
- Kur’an’ı anlayabildiğiniz kadar okuyun.
- Samimiyetle niyet edin.
- Yanlışınızdan dönmekten korkmayın; Allah niyetinizi bilir.
Çünkü bidatın en büyük tuzağı şudur:
İnsanı Allah’a yakınlaştırıyormuş gibi gösterirken, aslında uzaklaştırır.