7 Kasım 2025

Gavs ve Dert: İman ve Teslimiyet Üzerine Bir Değerlendirme

ile aydinorhon

Kardeşim, günümüzde ortaya çıkan bazı dini söylemler, aslında insanın Allah’la kurduğu ilişkinin ne kadar sağlam olduğunu sorgulamamızı gerektiriyor. “Gavs var, dert yok” şeklindeki ifadeler bunun en çarpıcı örneği. Sanki Allah’ın kudreti yetmiyormuş gibi, O’nun yanına başka yardımcılar eklenmiş gibi bir algı oluşturuyor. Bu yüzden özellikle Menzil çevresine yöneltilen şu soru aslında hepimizin kendine sorması gereken bir sorudur: “Allah kuluna kâfi değil midir?” (Zümer 36). Çünkü bu ayet yalnızca bir uyarı değil, insanın imanının merkezini gösteren bir pusuladır.

Kur’an’ın anlattığı Allah tasavvuru öyle nettir ki, insan başka kapıya yöneldiğinde aslında kendi içindeki güvensizliği dışarıya taşımış olur. Allah “Eğer Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başka kaldıracak yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun iyiliğini geri çevirecek kimse de yoktur” (Yunus 107) buyurarak, kulun yönelişini tartışmaya yer bırakmayacak şekilde belirlemiştir. Yani kardeşim, insanın başına bir ağrı gelse, gönlüne bir hüzün düşse, hayatında bir sıkıntı belirse; bunun çözümünü Allah’ın dışında araması, Kur’an’ın anlattığı teslimiyetle bağdaşmaz. Talak 3. ayette geçen “Her kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter” ifadesi de bu gerçeğin adeta altını kalın kalın çizer.

Ama işte insanın zaafları devreye giriyor. İnsan çoğu zaman yakınında birini görmek ister, dokunabileceği bir otorite arar, göğe değil yere bakmak ister. Tarih boyunca müşriklerin çok sayıda ilah edinmesinin sebebi de buydu. Kur’an’da anlatılan o müşrik toplumlar da aslında “Allah var ama…” diyordu. İşte problem, bu “ama” kelimesinin kendisidir. O “ama”nın içine dert çözen putlar, bereket dağıtan ilahlar, işleri düzelten kutsal aracılar yerleşiyordu. Bugün de “Gavs”, “Mübarek”, “Efendi” gibi isimler, aynı psikolojinin modern sürümü olarak karşımıza çıkıyor. İsim değişiyor, kılıf değişiyor ama zihindeki yöneliş aynı kalıyor.

Oysa Kur’an, insanı sürekli olarak Allah’a döndürür. Şuara 88-89’da “O gün ne mal fayda verir, ne de evlat; ancak Allah’a selim bir kalple gelenler hariç” buyurularak, hakiki dayanışmanın yalnızca Allah’la mümkün olduğu hatırlatılır. Çünkü selim kalp, Allah’tan başkasına güvenilmeyeceğini bilen kalptir. Kimden yardım isteyeceğini, kime sığınacağını, kime yönelmesi gerektiğini bilir. Selim kalp, Allah’a teslim olmuş kalptir.

Kardeşim, bir insanın dertlerine çare araması kadar doğal bir şey yok. Hepimiz zaman zaman sarsılırız, daralırız, yolumuzu kaybederiz. Ama işte tam o an, insanın yönü ortaya çıkar. Bazıları sıkıntısının çözümünü Allah’tan değil, O’nun yarattığı başka varlıklardan bekler. O kapıya gidip “Beni kurtar” der. Oysa Allah, “Rabbiniz, dua ettiğinizde size icabet eder” (Mümin 60) buyurarak kul ile Kendisi arasındaki bağı aracıya ihtiyaç bırakmayacak bir yakınlıkla açıklıyor. Düşünsene, Allah insana “Bana seslen, seni duyuyorum” diyor. Bu kadar açık ve bu kadar güçlü bir vaat varken, kulun başka kapı araması kendine yapılmış en büyük haksızlıktır.

Gerçek teslimiyet, insanın kalbini sadece Allah’a yaslamasıdır. Derdin sahibi de çözümü verecek olan da O’dur. Bu yüzden inanan bir insanın başka varlıklara yönelmesi, aslında Allah’ın yeterliliğine gölge düşüren bir davranıştır. İman dediğimiz şey, işte bu sebeple sadece Allah’a dayanmayı, sadece O’ndan beklemeyi, sadece O’na güvenmeyi gerektirir. Çünkü Allah’ın dışında hiçbir varlık, ne derdi kaldırabilir ne hayrı getirebilir ne de kulun içini huzura erdirebilir. Bu gerçeği fark eden kişi, “Gavs var, dert yok” demez; “Allah var, O bana yeter” der.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik seninle olsun.
aydinorhon.com