Toplumsal algıda bilimi, evreni araştırmayı, felsefi derinliği ve teknolojik üretim süreçlerini adeta din dışı bir alan, hatta yaratıcının işine karışmak gibi gören gizli bir bağnazlık hüküm sürmektedir. Ne acıdır ki, bilimi ve araştırmayı küçümseyen bu zihniyet, aynı bilimin ürettiği tüm teknolojik nimetleri hayatının merkezine koymaktan, onları tepe tepe tüketmekten de geri durmamaktadır. Ulaşımda kullanılan en gelişmiş araçlar, iletişim kurulan akıllı telefonlar, hastalıklara çare olan ilaçlar ve tıp teknolojileri tamamen akıl, sorgulama ve bilimsel metodoloji sayesinde ortaya çıkmaktadır. Fakat tüm bu imkanları tüketen kitleler, sıra bilgiyi üretmeye ve araştırmaya geldiğinde, ilimle uğraşmayı bir lüks veya inanç dünyasına bir tehdit olarak niteleyebilmektedir. İşte tam bu noktada, Kur’an’ın inşa etmek istediği, aklını kullanan, evreni okuyan aktif toplum modeli ile mevcut kitlelerin içine düştüğü zihinsel uyuşukluk arasında devasa bir uçurum meydana gelmektedir.