Zulme Karşı Yumuşak Söz: Musa ve Firavun’un İlk Karşılaşması
Allah, Musa ve Harun’a açıkça buyuruyor:
“Firavun’a gidin. Çünkü o azdı.” (26:16)
“Azmak” ifadesi Kur’an’da sadece davranış bozukluğunu değil, haddini aşmayı, kendini ilah yerine koymayı ifade eder. Firavun’un kibri öyle bir noktaya gelmiş ki, sadece insanların değil, artık Allah’ın çizdiği sınırları da hiçe sayıyor. Ve Allah bu yüzden onu uyarma görevini iki kardeşe veriyor.
Peki bu görev nasıl icra edilecek? Bak dikkat et:
“Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır, içi titrer de ürperir.” (20:44)
Şu ifadeye bak! Azgınlığın zirvesinde olan birine bile “yumuşak söz” tavsiye ediliyor. Bu, Kur’an ahlakının derinliğini gösteriyor. Düşün: Zalim, baskıcı, kibirli biri var karşında… Ama Allah diyor ki, bağırma, aşağılamaya kalkma. Belki içindeki o minicik vicdan kıpırdar, belki hatasını anlar. Bu, elçilerin yaklaşım tarzını bize öğretiyor: “Sertlik değil, hikmetli yumuşaklık.”
Firavun’un Tutumu: Güç Gösterisi ve Alay
Musa ve Harun Firavun’a gidince, karşılaştıkları şey öngörülebilir: Tepeden bakan, kibirli bir tutum.
Firavun hemen sorgulamaya başlıyor:
“Ey Musa! Seni çocukken biz büyütmedik mi? Sen de aramızda yıllarca kalmadın mı?” (26:18)
Bu cümle sana da tanıdık geliyor mu? Hani biri sana gerçeği söylediğinde, “Sen kimsin ki bana akıl veriyorsun?” derler ya… İşte Firavun da Musa’yı küçümsemeye çalışıyor. Geçmişini yüzüne vuruyor. Hatta Musa’nın bir zamanlar yaptığı bir hatayı da gündeme getiriyor:
“O işi de sen yaptın, nankörlük ettin.” (26:19)
Burada kastedilen, Musa’nın bir kavgada yanlışlıkla bir adamın ölümüne sebep olması. Ama Firavun bu olayı hatırlatarak, Musa’yı küçük düşürmeye çalışıyor. Yani hani derler ya: “Sen önce kendine bak!” İşte aynen öyle.
Musa ise kendini savunmak yerine, meseleyi Allah’a bağlıyor:
“Ben onu yaptığımda henüz doğruyu bilmeyen biriydim.” (26:20)
Ve hemen ardından asıl konuya geliyor:
“Ama şimdi Rabbim bana hikmet verdi ve beni elçilerden biri yaptı.” (26:21)
Yani diyor ki: Geçmişte ne olduğum değil, şimdi Allah tarafından neyle görevlendirildiğim önemli. İnsan değişebilir, olgunlaşabilir, doğruyu öğrenebilir. Geçmişine takılıp kalmamak gerek.
“Senin O Tanrılık İddian Neyin Nesi?”
Musa artık dayanamıyor ve soruyor:
“Peki senin üzerimdeki o eski iyiliklerini öne sürmen, İsrailoğulları’nı köleleştirmiş olman gerçeğini değiştirir mi?” (26:22)
Bak burası çok çarpıcı. Firavun, “Seni büyüttüm” diyerek Musa üzerinde bir güç kurmaya çalışıyor. Musa ise cevabında şunu demek istiyor: “Senin beni büyütmen bir lütuf değil, çünkü benim halkımı köleleştirdin. Bu zalimliği sen yaptın.” İşte burada resülün nasıl dik durduğunu görüyoruz. Geçmişteki bir iyiliğin, bugünkü zulmü meşrulaştırmasına asla izin vermiyor.
Firavun’un Soru Oyunu ve Sapkın Mantığı
Sonra Firavun kendince mantıklı bir soru sorduğunu sanıyor:
“Peki âlemlerin Rabbi dediğin kimmiş?” (26:23)
Musa da cevabı veriyor:
“O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi’dir. Eğer kesin olarak inanacaksanız.” (26:24)
Ama Firavun başka bir taktikle halkın dikkatini dağıtmaya çalışıyor:
“Bakın bakın! Şu kendisine resül denilen kişi ne saçmalıyor!” (26:25)
Ne yaptı burada? Tartışmayı mantıktan çıkarıp alaya aldı. Çünkü mantıklı bir cevap veremiyor. Bu da günümüzün tipik savunma mekanizması değil mi? Kur’an’ı savunan birine karşı, içeriğe cevap veremeyenler hemen onun kişiliğine saldırır, dalga geçer, alaya alır. Firavun’un yaptığı tam olarak bu.
Ama Musa yılmıyor. Cevap vermeye devam ediyor:
“O, sizin Rabbiniz ve sizden önce gelip geçmiş atalarınızın da Rabb’idir.” (26:26)
Yani seninkinden çok daha büyük bir otoriteden bahsediyorum, diyor. O güç, senin tahtını da, halkını da, geçmişi de, geleceği de kapsıyor. Senin saltanatın geçici ama O’nun hâkimiyeti sonsuz.
Sonuç: Hakikatin Yolu Zordur Ama Yalnız Değilsin
Şuara Suresi’nin bu ilk bölümü bize şunu net biçimde öğretiyor: Hakikati haykırmak, elçilik sorumluluğunu omuzlamak kolay bir iş değil. Musa’nın yaşadıkları, onun insan gibi korkması, dilinin dönmeyeceğini düşünmesi, geçmişi yüzüne vurulunca tereddüt etmesi… Bunların hepsi bize gösteriyor ki, Kur’an’daki resüller hatasız robotlar değil, tam aksine bizim gibi duyguları, endişeleri olan insanlar.
Ama işin en güzel tarafı şu: Onlar yalnız bırakılmıyorlar. Musa ve Harun’un “biz korkuyoruz” deyişine karşılık, Allah “Ben sizinle beraberim. Hem işitirim hem görürüm” diyerek güç veriyor. Bugün de Kur’an’ın gösterdiği yola girmeye çalışan herkes, çoğu zaman yalnız hissedebilir. İnsanlar onunla alay edebilir, geçmişini yüzüne vurabilir, “sen kim oluyorsun da…” diyebilir. Ama Allah, o samimi niyetin yanında olduğunu gösteriyor. Hem de net bir şekilde.
Bir de önemli bir detay: Firavun’un zalimliği sadece sarayda oturmasından, çok konuşmasından, “ben tanrıyım” demesinden ibaret değil. Firavun’u güçlü yapan şey, onun zulmüne susan, ona boyun eğen bir halkın varlığı. Yani bir zulüm sistemi varsa, orada sadece tek bir suçlu yok. Bütün sistem sorgulanmalı. Musa ise bu yapıya karşı elçilik görevini üstleniyor; geçmişine, korkularına, eksiklerine rağmen.
Ve bir kez daha hatırlatalım: Allah, bu mücadelede yumuşak sözü öne çıkarıyor. Firavun gibi birine bile “yumuşak sözle yaklaşın” deniliyorsa, bizim de Kur’an’ı anlatırken üslubumuza dikkat etmemiz gerektiği çok açık.
Sonuç olarak:
Hakkı savunmak cesaret ister. Bazen yalnız kalırsın, bazen küçümsenirsin. Ama önemli olan seninle birlikte olan insanların çokluğu değil, seninle birlikte olanın kim olduğudur. Ve eğer sen Allah’ın gösterdiği yoldaysan, O zaten seninledir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Aydın Orhon
aydinorhon.com