Muaviye dönemi, dinde tahrifatın tohumlarının ekilmeye başlandığı bir dönemdir. Bu tahrifat Abbasiler döneminde de devam etmiştir. Hanefi mezhebi mensupları, İmam-ı Azam’ın yolunda gittiklerini düşünürler. İmam-ı Azam, Kur’an’ı hayatına taşıyan ve onun dışına çıkmayan imamların imamıdır.
Bu dönemde Abbasilerin 2. Halifesi Ebu Cafer El-Mansur bulunmaktaydı. Abbasi imparatorluğunun bir ucu Çin ve Hindistan’a, diğer ucu ise İspanya’ya dayanıyordu. Satın alacağı kişiye para işlemiyorsa; tehditle ele geçiriyordu. Bu kişilere hadis ve fıkıh alanında istediğini söyletebiliyordu.
İmam-ı Azam’a, Mansur tarafından bir haber gönderilir: “Gel hukukun başına geç, yoksa kelleni alırım.” İmam-ı Azam, başına gelecekleri bildiği için bu teklifi kabul etmez. Mansur, onu hapse atar ve günlerce işkence yaptırır. Baktı Mahsur’un istediği yola gelmiyor. 767 yılında zehirleyerek öldürtür.
Bizler, Ebu Hanife’nin (İmam-ı Azam’ın) ağzından söylendiğini sandıklarımızla dinimizi yaşarız. Böylece İmamların İmamı İmam-ı Azam’a hem iftirada bulunmuş oluyoruz hem de onu ilahlaştıtmış oluruz. Oysa İmam-ı Azam, Kur’an dışına hiç çıkmamıştır.
İmam-ı Azam Ebu Hanife, İslam tarihinde önemli bir figürdür. Muaviye döneminde başlayan dini tahrifat, Abbasiler döneminde de devam etmiştir. Bu dönemde, özellikle Ebu Cafer El-Mansur’un halifeliği sırasında, İslam dünyasında otoriteyi elinde tutma çabaları, dini otoriteleri ve alimleri baskı altına alma yöntemleriyle kendini göstermiştir.
Ebu Hanife, dönemin siyasi baskılarına karşı durarak hukukun ve dinin özünü korumaya çalışmıştır. Mansur’un onu hukukun başına geçmeye zorlaması, İmam-ı Azam’ın bağımsızlık ve inanç konusundaki kararlılığını göstermektedir. Hapse atılması ve işkence görmesi, onun inancından ve ilkesinden ödün vermediğinin bir kanıtıdır. 767 yılında zehirlenerek öldürülmesi, onun düşüncelerinin ve öğretilerinin ne kadar tehdit oluşturduğunu da ortaya koymaktadır.
İmam-ı Azam’ın öğretileri, Kur’an’a dayalı bir yaşam anlayışını benimsemiş ve bu anlayışı takip edenler için bir rehber olmuştur. Ancak zamanla onun sözlerinin ve görüşlerinin yanlış yorumlanması veya bağlamından koparılması, gerçek düşüncelerinin anlaşılmasını zorlaştırmıştır. Bu durum, hem İmam-ı Azam’a iftira atılmasına hem de onun ilahlaştırılmasına yol açmıştır.
İmam-ı Azam’ın hayatı ve ölümü, sadece bir alim olarak değil, aynı zamanda bir direniş sembolü olarak da önem taşımaktadır. Onun öğretilerinin doğru bir şekilde anlaşılması ve yaşanması, İslam toplumları için büyük bir değer taşımaktadır.
Selam ve dua ile…
aydinorhon.com