İnanç dediğimiz şey, insanın hayatına yön veren en güçlü duygulardan biridir. Fakat bu inanç, kaynağını doğru yerden almazsa, insanı aydınlığa değil karanlığa götürür. Kur’an’a baktığımızda, Allah’ın kullarına rehberlik etmek için apaçık bir kitap indirdiğini görürüz. Bu kitap, içinde hiçbir çelişki olmayan, insanı batılın karanlığından çıkarıp hakikatin nuruna ulaştıran tek ölçüdür. Ancak ne yazık ki, uydurulmuş din anlayışlarıyla, bu nurun üzerine kat kat perdeler örtülmüştür.
Bugün “din” adına söylenenlerin büyük kısmı Kur’an’dan değil, insanların uydurduğu sözlerden besleniyor. Kimi kendini “günahsız” ilan ediyor, kimi “şefaat dağıtan” bir konuma geçiyor, kimi de insanları Allah’a değil kendisine yönlendiriyor. Oysa Kur’an bu yanlışların hepsini, tek tek ve apaçık biçimde reddeder.
Muhammed Suresi 19. ayette Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur. Hem kendi hatanın hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların (hatalarının) bağışlanmasını dile! Allah dönüp dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.”
Bu ayet bize iki temel hakikati hatırlatıyor: Birincisi, hatasız insan yoktur. İkincisi, herkes kendi hatasından sorumludur. Bir insanın, başkasının günahını silebilmesi veya günah bağışlama yetkisine sahip olması mümkün değildir. Kur’an’ın bu açık mesajına rağmen, bazı kişilerin “tevbe ettirici”, “günah affettirici” gibi sıfatlarla anılması, Allah’ın yetkisini kullardan birine vermek anlamına gelir. Bu ise apaçık bir ortak koşmadır.
Fussilet Suresi 6. ayette Allah elçisine şöyle söyletir:
“De ki: Ben yalnızca sizin gibi bir insanım. Bana, ‘ilahınız tek bir ilahtır’ diye vahyediliyor. Artık O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin! Ortak koşanların vay hâline!”
Bu ayet, elçinin de bir insan olduğunu ve tek farkının vahiy alması olduğunu bildirir. Onu doğaüstü bir varlık gibi görmek, “mistik güçlerle donatılmış” bir kimliğe büründürmek, aslında Kur’an’ın ruhuna aykırıdır. Çünkü elçi, sadece vahyi iletmekle görevlidir, insanlara ibadet edilmesi için gönderilmemiştir.
Benzer bir uyarı En’âm Suresi 50. ayette gelir:
“De ki: Ben size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Gaybı da bilmem. Size ‘ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben sadece bana vahyedilene uyarım…”
Bu ifadeler, elçinin gaybı bilmediğini, insanüstü bir varlık olmadığını ve yalnızca vahye tabi olduğunu vurgular. Bugün bazı kimselerin “şeyhimin gönlüne doğar”, “müridinin kalbini okur”, “gaybı bilir” gibi sözlerle birini Allah’ın konumuna yaklaştırması, işte bu ayetin tamamen zıddıdır. Allah gaybı yalnız kendisine saklamıştır; dileyene değil, yalnız seçtiği elçiye bildirdiği kadarını açar (Cin 26-27).
Ahkaf Suresi 9. ayet ise meseleyi kesin bir noktaya taşır:
“De ki: Ben elçilerden bir türedi değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
Bu ayet, elçinin bile geleceği bilmediğini, kimseye cennet veya cehennem garantisi veremeyeceğini gösterir. Bir kimsenin “bana bağlanan kurtulur”, “benim himayemdekine azap yoktur” gibi sözler söylemesi, Allah’ın hükmüne ortak koşmaktır. Çünkü kurtuluş, bir insana değil, yalnızca Allah’a yönelmekle mümkündür.
Kardeşim, gerçek şu ki Kur’an bize yetiyor. Ama onu anlamaya niyetimiz olursa… Allah’ın kelamı dururken, insanların uydurduğu rivayetlerin peşine düşmek, bizi sadece o yalancı güven hissine hapseder. Oysa Allah, bizden aklımızı kullanmamızı, düşünmemizi ve doğrudan kendisine yönelmemizi ister.
Sonuçta mesele basit: Kur’an’ı merkeze alırsak yanılmayız. Ama insanı merkeze koyarsak, yanılgılar peşimizi hiç bırakmaz. Gerçek İslam anlayışı, Allah’ı tek otorite kabul edip, O’nun indirdiği vahye sarılmaktır. Aksi hâlde, “Allah ile aldatılan” nice topluluk gibi biz de farkında olmadan Şeytan’ın tuzağına düşeriz.
Selam ve esenlik seninle olsun.
aydinorhon.com