Ahlak Olmadan İbadet Olmaz!
Kısaca düşünelim: Ahlakı olmayan bir insanın ibadeti gerçekten Allah katında bir değer taşır mı? Kur’an’a baktığımızda cevabı net: İman çerçevesi içinde ahlakını koruyarak, amelini doğru yapan kişi muradına erer. Ama ahlak yoksa, ibadetin de bir anlamı kalmaz. Çünkü Allah’ın bizden istediği şey sadece belli ritüelleri yerine getirmek değil, ahlakı hayatın merkezine koymaktır.
Bakara Suresi 245. ayette şöyle buyuruluyor: “Allah’a karşılığını çok arttırma ile kat kat arttıracağı güzel bir borcu verecek olan kimdir?” Bu ayette geçen borç, bizim Allah’a verebileceğimiz en değerli şeydir: güvenmek, inanmak ve inancımızı hayatımıza taşımak. İşte iman ve İslam’ın şartlarından biri de bu borcu hakkıyla yerine getirmektir.
Aslında hayatımıza taşıdığımız her ayet, Allah’a verilmiş bir borç gibidir. Bir aç doyurmak, bir yetimin başını okşamak, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, insanlara tatlı dille yaklaşmak… Bütün bunlar, Allah’a verilen borçlardan sadece birkaçı. Ve her verilen borcun karşılığı kat kat fazlasıyla geri dönüyor.
Ama önce kaybettiğimiz ahlakı ayağa kaldırmak zorundayız. Çünkü eğer yaşadığımız din, bizden ahlakı alıp götürüyorsa, o din Allah’ın dini olamaz. Hatta farkında olmadan Allah’ın yanına başka ilahlar eklemiş bile olabiliriz.
Allah bize akıl ve düşünme yeteneği verdi, sınavlarımızı da bu donanımla geçmemizi istiyor. Ama biz çoğu zaman suçu Allah’a atıyoruz. Oysa Yunus Suresi 44. ayette açıkça şöyle buyuruyor:
“Allah, insanlara haksızlık yapmaz. Ancak insanlar kendi kendilerine haksızlık yaparlar.” Depremlerde on binlerce insanın ölmesi, yüz binlercesinin sakat kalması… Bunları Allah’ın istemesi mümkün mü? Elbette değil. Asıl sorun, bizim ahlakımızı kaybetmiş olmamızda.
Düşünelim: Devletin kontrol mekanizması rüşvet yemeseydi, müteahhit rüşvet vermeseydi, demirden çimentodan çalınmasaydı, işçiler betona su katıp mukavemeti düşürmeseydi, dükkân sahipleri alan kazanmak için kolon kesmeseydi… On binlerce insan da toprağın altında kalmazdı. İşte ahlakın çöküşü bu. Ve bu ahlaksızlığı yapanların, binlerce insanın ölümüne sebep olduğunu görmemiz gerekiyor.
Maide Suresi 32. ayet burada bize çok şey söylüyor: “Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur.” Yani, rüşvetle, hırsla, çıkar uğruna yapılan her yanlış, aslında bir cinayetle eşdeğer olabilir.
İbadetlerimiz ahlakla bütünleşmiyorsa, sadece kendimizi kandırıyoruz. Halbuki Kur’an’ı yüreğimizle okuyup hayatımıza taşımamız gerekiyor. Ve bunu başkalarına da aktarmalıyız. Ancak o zaman gönül rahatlığıyla “Ben Müslümanım, ben müminim” diyebiliriz.
Ankebut Suresi 45. ayet bu noktada çok net: “Sana vahyedilen Kitabı tilavet et (okuyup aktar) ve salatı ikame et! Şüphesiz ki salat, çirkinlikten ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyüktür. Allah yaptıklarınızı bilir.” Demek ki, eğer salat (ibadet) bizi kötülükten alıkoymuyorsa, orada bir sorun var.
Hud Suresi 87. ayette de Şuayb kavminin ona söyledikleri dikkat çekici: “Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını ya da mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana salatın mı emrediyor? Şüphesiz ki sen çok hoşgörülüsün; akıllısın!” Onların bu sorgulaması aslında bize de ayna tutuyor: Bizim ibadetlerimiz, gerçekten hayatımızı ve ahlakımızı değiştiriyor mu, yoksa sadece bir alışkanlık mı?
Sonuç olarak, ibadet tek başına yetmez. Ahlakla birleşmeyen ibadet, insanı kurtarmaz. Allah bizden, Kur’an’ı hayatımıza taşımamızı istiyor. İşte o zaman ibadet anlamlı hale gelir.
Selam ve dua ile…
aydinorhon.com