Adem’e Öğretilen İsimler: İnsanlığın İlahi Bilgiyle Tanışması
Kur’an’da anlatılan “Adem’e bütün isimlerin öğretilmesi” meselesi, çoğu zaman kişisel bir hikâye, yani bir birey olan Adem’e özel bir eğitim gibi anlaşılır. Oysa Kur’an’ın dili çok daha kapsayıcı ve simgeseldir. Burada Adem, yalnızca bir kişi değil, insanoğlunun tamamını, hatta insan türünün zihinsel ve ruhsal kapasitesini temsil eder.
Ayet şöyle der:
“Ve Adem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara 2:31)
Peki bu “isimler” neyi ifade eder? Gerçekten de bu sorunun cevabı, Kur’an’ın bütünlüğünde gizlidir. Ayette geçen “esmâe”, sadece varlıkların adlarını ezberlemek değildir. İsim, Kur’an’da genellikle anlam, niteliği tanıma, özelliklerini bilme anlamında kullanılır. Dolayısıyla burada bahsedilen şey, insanoğluna bilgi kabiliyetinin, anlam üretme yeteneğinin, kavramlar arasında ilişki kurma becerisinin verilmesidir.
Kur’an, insanın öğrenmeye ve anlamaya açık bir varlık olduğunu birçok yerde vurgular:
“Rahman, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (anlatma ve anlamayı) öğretti.” (Rahmân 55:1–4)
Bu ayetler, Adem’e isimlerin öğretilmesini, insan türünün bilgiyle, kelimelerle, kavramlarla donatılması, yani vahyin ve yaratılış yasalarının farkına varabilecek bir kabiliyete sahip kılınması olarak açıklar. Burada bireysel bir öğretim değil, insanoğlunun yaratılıştan getirdiği evrensel bir özellik anlatılır.
Adem, Kur’an’da özel bir kişi olmanın ötesinde, tüm beşeriyetin simgesidir. Tıpkı şu ayette olduğu gibi:
“Andolsun, biz Ademoğullarını üstün kıldık, karada ve denizde taşıdık, güzel rızıklarla rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızdan birçoğuna karşı üstün kıldık.” (İsrâ 17:70)
Bu ayette açıkça görülür ki, Adem bir birey değil; bir türdür, bir soydur, bir bilinç düzeyidir. Bu nedenle “isimlerin öğretilmesi” de O’nun bir kişiye verilmiş bir lütfu değil, tüm insanlık için açılmış bir potansiyeldir.
Öyleyse “isimlerin öğretilmesi” ifadesini şöyle anlamalıyız:
Allah, insanı doğayı tanıyacak, kavramlar oluşturacak, ilim ve hikmetle gerçekleri kavrayacak, yaratılış yasalarını fark edecek, hatta vahye muhatap olabilecek bir düzeyde yaratmıştır. Bu, onu diğer varlıklardan ayıran temel farktır.
Kur’an bunu devamında şöyle ifade eder:
“Sonra bunları meleklere gösterdi ve dedi ki: ‘Eğer doğruysanız, haydi bana bunların isimlerini söyleyin.’”
“Dediler ki: ‘Sen yücesin, bizim senin öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz ki sen her şeyi bilensin, hüküm ve hikmet sahibisin.’” (Bakara 2:31–32)
Melekler burada bilgiye değil, emre tâbi varlıklardır. Oysa insan, bilgi üreten, bilgiyle karar veren bir varlık olarak takdim edilir. İnsanın meleklere üstünlüğü, secde edilmesinin sebebi bile bu kabiliyettir. Çünkü Kur’an’a göre Allah’a yaklaşmanın yolu, akletmekten ve öğrenmekten geçer:
“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 39:9)
İnsan, vahiy yoluyla hakikate ulaşabilir. Vahiy de bu bilme kabiliyetinin zirvesidir. Adem’e isimlerin öğretilmesi, insanoğlunun doğadan vahiy alabilecek düzeye sahip olduğunu, kendi evrenini tanımlayıp anlamlandırabileceğini ve bu anlamla Allah’a yönelme imkânına kavuştuğunu gösterir.
Bu sebeple, “Adem’e isimlerin öğretilmesi”, bir bireyin eğitimi değil, bir türün bilinçle yaratılmasıdır. Aynı zamanda bu ayet, Kur’an’ın aklı öne çıkaran yaklaşımının da temel dayanaklarındandır.
Selam ve dua ile…
aydinorhon.com