Camilerimizin Dışını mı, İçini mi İmar Ediyoruz?
Bir caminin önünden geçerken önce kubbesine bakıyoruz. Yüksek mi, görkemli mi, taş işçiliği nasıl… Peki hiç kendimize şu soruyu sorduk mu: Bu cami kaç insanın derdine derman oluyor?
Kur’an mescitlerin imarından söz ederken tuğlayı, mermeri değil; imanı, salatı ve paylaşımı öne çıkarır:
“Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, salatı ikame eden, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder.”
(Tevbe, 18)
Buradaki “imar” kelimesi çok şey söyler. İmar, sadece bina yapmak değildir; diriltmek, işlev kazandırmak, canlı tutmaktır. Eğer bir cami günde bir saat dolup geri kalan vakitlerde kilitli kalıyorsa, biz orayı inşa etmiş oluruz ama imar etmiş sayılır mıyız?
“Mescitler Allah’ındır” buyurur Kur’an (Cin, 18). Allah’a ait olan bir yer, belli bir kesimin tekelinde olabilir mi? Çocuk sesine tahammül edemeyen, kadına dar bir köşe ayıran, engelliyi merdivenlerde bırakan bir anlayış mescidin ruhuna sığar mı? Cuma çağrısı yapılırken “Ey iman edenler!” denir (Cuma, 9). Hitap geneldir. O hâlde kapılar da gönüller de genel olmalıdır.
Bir başka mesele “salat”tır. Çoğu zaman salatı yalnızca namaz olarak anlıyoruz. Oysa salat; destek olmak, ayağa kaldırmak, bilinçle durmak demektir. Zekâtla birlikte anılması (Bakara, 43) bunun göstergesidir. Demek ki salat, toplumsal bir sorumluluk bilincidir. Eğer mahallemizde aç yatan biri varsa ve camimiz bunu görmüyorsa, salat sadece şekle indirgenmiş olmaz mı?
Kur’an, ihtiyaç fazlasının paylaşılmasını ister:
“Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaçtan artakalanı…”
(Bakara, 219)
Düşünsenize… Cami sadece namaz kılınan değil; paylaşımın merkezi olsa. İhtiyaç fazlası eşyaların bırakıldığı bir bölüm, sıcak çorbanın kaynadığı küçük bir mutfak, iş arayan gencin geçici barınabileceği güvenli bir alan… Yoksulun mal üzerinde hakkı olduğunu söyleyen ayet (Zariyat, 19) böylece hayata taşınmış olmaz mı?
Bugün çoğu cami yatsı namazından sonra kapanıyor. Oysa belki bir genç içeri girip iki saat kitap okuyacak, bir dertli sessizce oturacak, bir yolcu dinlenecek. Kapıyı kilitleyince hırsızdan koruduğumuzu sanıyoruz ama belki de rahmeti kilitliyoruz.
Kur’an uyarır:
“Ayetlerimi az bir karşılığa satmayın.”
(Maide, 44)
Bu ayeti sadece maddi satış olarak değil; hakikati konfor uğruna terk etmek olarak da düşünmek gerekmez mi? Eğer mescitler hayatın merkezinden çekilip sembolik yapılara dönüşüyorsa, burada bir sorgulama şart değil midir?
Belki de yeni camiler yapmaktan önce mevcut camileri diriltmeliyiz. Her cami kendi mahallesini tanısa; kim hasta, kim işsiz, kim yalnız… Cemaat sadece saf tutmakla kalmasa, omuz omuza verip bir hayat inşa etse…
Camilerimizin ihtişamı kubbelerinde değil, içinden yükselen merhamette olmalı.
Çünkü gerçek imar, taşın değil insanın ayağa kalkmasıdır.
Aynı başlıkta daha kapsamlı bilgiler için aşağıdaki web adresinde yer alan makaleyi inceleyebilirsiniz.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com