PARALEL DİN VE ALLAH’IN KİTABINA SADAKAT
İçtihat mı, Tesir mi?
Dini yorumlamak insanın tabiatında vardır. Ama Kur’an’a sadık kalmak, yorumları doğru ölçüye oturtmak en kritik noktadır. Günümüzde bazı çevreler, uydurulmuş dini anlayışlarla insanlara “doğru veya yanlış içtihat yaparsan sevap kazanırsın” fikrini benimsetiyor. Yani bir kişi kendi yorumunu Allah’ın kitabına dayandırmasa bile, sanki bu bir sevap kapısıymış gibi sunuluyor.
Bu mantık ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Nasıl olur da Allah’ın kitabına aykırı bir görüş bile sevap kazandırır? Kur’an bu konuda çok nettir: İnsanların yaptığı yanlış ve doğru seçimler, Allah’ın koyduğu ölçüye bağlıdır. Keyfî, uydurma bir dini yorum sevap kapısı değildir, aksine insanı saptırır:
“Kim kendisine dosdoğru yol apaçık belli olduktan sonra elçiye muhalefet ederse… onu döndüğü şeyde bırakırız.”
(Nisa, 4/115)
“‘İhtilafta rahmet vardır’ ifadesi Kur’an’da yer alan bir ayet değildir; bu söz, hadis ve tefsir kaynaklarından türetilmiş bir yorumdur. Ne yazık ki çoğu zaman insanlar bu yorumu yanlış anlayarak dini bölüp parçalara ayırmayı ve farklı mezhep görüşlerini meşru gösterme aracı olarak kullanırlar. Oysa Kur’an’ın rehberliğinde rahmet, Allah’ın ölçüsü ve mesajıyla uyumlu olarak doğru yolun korunmasına hizmet eder. İnsanlar arasında farklı görüşler olabilir; ama bu farklılık, Kur’an’ın rehberliğini terk etme bahanesi olamaz.
”Günlük hayattan bir örnek: Bir öğrenci sınavda kendi yöntemini kullanarak doğru çözümler üretir. Öğretmen bu çözümleri kontrol eder ve doğru olanları kabul eder. Ama tamamen uydurduğu bir yol ile rastgele işaretler atarsa, sınavda başarılı olamaz. Aynı şekilde, dinin anlaşılmasında yöntem ve ölçü, Allah’ın kitabı ve vahiy rehberi olmalıdır.
İhtilafın Gerçek Yüzü
Mezhep alimlerinin farklı görüşleri, günümüzde çoğu zaman “doğru-yanlış sevap” furyasıyla sunulur. İnsanlar, hangi görüşün daha fazla sevap kazandıracağını tartışır. Oysa Kur’an, doğru ölçüyü, vahyi rehber olarak gösterir. İstikamet, Allah’ın kitabına dayanmayan görüşlere rağbet etmez.
Günümüzün bazı akademisyenlerinden Ebubekir Sifil şöyle diyor:
“…Tek başına ayete dayandırılıyor olması ona meşrutiyet kazandırmaz. İsterse 500 tane ayet okusunlar. Kur’an’da şu vardır, bu vardır diye 500 tane ayeti delil gösterseler, sünnetten ve senetten dayanağı, tasdiki yoksa bidattır.”
Bu sözün üzerinde biraz durup düşünelim. Çünkü burada söylenen şey sıradan bir cümle değildir. Dikkat ederseniz açıkça şu anlam çıkıyor: Bir insan Kur’an’dan yüzlerce ayet getirse bile, eğer bu söz rivayetlerle desteklenmiyorsa kabul edilmiyor.
Yani ölçü Kur’an değil; ölçü rivayet oluyor.
Peki böyle bir mantık gerçekten kabul edilebilir mi?
Bir tarafta Allah’ın kitabı var. Allah’ın “ayetlerimiz” diyerek gönderdiği, korunacağını bildirdiği, insanlara yol gösterici olarak indirdiği vahiy… Diğer tarafta ise insanların Nebi Muhammed’in ölümünden iki yüz yıl sonra derleyip topladığı rivayetler var. Şimdi düşünelim: Hangisi ölçü olmalı?
Kur’an’dan getirilen yüzlerce ayet yeterli görülmüyor; fakat insanların derlediği rivayetler hakem kabul ediliyor. Bu durumda ortaya çok ciddi bir durum çıkıyor: Kur’an hakem olmaktan çıkarılıyor, rivayetler hakem hâline getiriliyor.
Oysa Kur’an kendisini başka bir kaynağın onayına muhtaç göstermez. Kur’an’ın hiçbir yerinde “Benim söylediklerimi başka kitaplarla doğrulayın” gibi bir ifade yoktur. Tam tersine Kur’an hükmün yalnız Allah’a ait olduğunu açıkça bildirir:
“Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur.”
(Yusuf, 12/40)
Bu ayet çok temel bir ilkeyi ortaya koyar: Hüküm Allah’ındır.
Bir söz doğruysa, doğruluğunu belirleyecek ölçü Allah’ın kitabıdır. Eğer bir düşünce Kur’an’a uyuyorsa kabul edilir; uymuyorsa reddedilir. Bunun için başka bir kitabın onayına ihtiyaç yoktur.
Ama ölçü değiştiği zaman her şey değişir.
Kur’an’ın üzerine başka kaynaklar yerleştirildiğinde, insanlar farkında olmadan vahyin merkezde olduğu bir dinden uzaklaşmaya başlarlar. Çünkü artık hakem Kur’an değil, yorumlar olur. Bu yorumları yapan insanlar zamanla otorite hâline gelir. Sonra onların sözleri tartışılmaz kabul edilir.
İşte dinin yönü tam da burada değişir.
Kur’an merkeze konulursa vahiy rehber olur. Ama rivayetler merkeze konulursa, insanlar farkında olmadan Allah’ın kitabının üzerine başka otoriteler yerleştirmiş olur.
Kur’an bu tehlikeyi çok açık bir şekilde haber verir:
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve din adamlarını rabbler edindiler.”
(Tevbe, 9/31)
Bu ayet yalnız geçmiş toplumları anlatmaz; aynı zamanda her çağdaki insan için bir uyarıdır. Çünkü bir insanın sözünü Allah’ın hükmünün önüne koymak, farkında olmadan onu otorite hâline getirmek demektir.
Oysa Kur’an’ın daveti çok açıktır:
Ölçü vahiydir. Hakem Allah’ın kitabıdır.
Bir düşünce Kur’an’dan yüzlerce ayetle desteklenebiliyorsa, artık başka bir otorite aramaya gerek yoktur. Çünkü vahyin sözü, insanların sözlerinden çok daha güçlüdür.
Allah’ın kitabı hakem olduğu zaman din berraklaşır. Ama insanların sözleri hakem olduğu zaman din karmaşıklaşır. Mezhepler çoğalır, yorumlar çatışır, insanlar birbirini suçlamaya başlar.
Bugün yaşanan birçok bölünmenin temelinde işte bu ölçü değişimi vardır.
Bu yüzden insanın kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:
Benim dinimde son söz kime ait?
Allah’ın kitabına mı, yoksa insanların kitaplarına mı?
Araştırmalar gösteriyor ki, savaşların %60’ı İslam dünyasında gerçekleşiyor ve bu savaşlarda ölenlerin %80’i Müslüman. Borç ve yoksulluk da aynı bölgelerde yoğunlaşmış durumda. Tüm bunlar, Kur’an’ın rehberliğine uymamanın doğal sonuçlarıdır.
Vahiy ve Beşer Arasındaki Sınır
Kur’an, vahyin yeterli ve eksiksiz olduğunu defalarca vurgular:
“Bugün dininizi tamamladım, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı tercih kıldım.”
(Maide, 5/3)
Bu, sahabenin ve ilk nesillerin Kur’an ile yetinmesini sağlamıştır. Peki, nasıl oluyor da 200–250 yıl sonra insanlar Kur’an’ın yeterli olmadığını düşünüyor ve ek kaynaklar arıyor? Burada temel problem, beşerî yorum ve rivayetlerin vahye üstün tutulmasıdır. İnsan, kendi aklı ve tercihi ile vahyi gölgeleme riskine sahiptir.
Bir örnek üzerinden düşünelim: Bir kişi, namaz sonrası 33 defa “Subhanallah” derken, bu kelimenin “Allah’ım her türlü eksiklikten münezzehsin” anlamını unutuyor. Aynı kişi Kur’an’ın eksik olduğunu savunuyor ve başka kaynaklara yöneliyor. İşte burada Kur’an’ın açık mesajı ile beşerî yorum arasında bir kopukluk oluşuyor. Oysa Kur’an her şeyi net olarak açıklamıştır:
“Allah, yaratılmış hiçbir şeyi boşuna yaratmaz.”
(En’am, 6/38)
Bu nedenle, Kur’an dışındaki kitaplar, beşerî katkılar, ancak insanların kendi tercihleriyle oluşturdukları paralel dinlerdir.
Şeyhler, Evliyalar ve Paralel Dinler
Zaman içinde bazı tarikatlar ve şeyhler, Allah’a bağlılık yerine, kendi otoritelerini öne çıkarmışlardır. “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” gibi ifadeler, insanları Allah’tan uzaklaştıracak şekilde kullanılmaktadır. Bu kişiler, Resullerin vahiy yolunu gölgelemeye çalışır.
Örnek olarak İbrahim Ethem hakkında anlatılan bir “teslimiyet imtihanı” hikâyesi vardır. Rivayete göre şeyhi ondan güzel bir kadın ister. İbrahim Ethem ise hiç sorgulamadan kendi eşini alıp şeyhinin huzuruna götürür. Bu davranış, bazı anlatımlarda büyük bir teslimiyet örneği olarak sunulur.
Fakat burada insanın durup düşünmesi gerekir. Teslimiyetin yönü kime olmalıdır? Bir insana mı, yoksa Allah’a mı?
Kur’an’ın öğrettiği teslimiyet, insanlara değil Allah’a kulluktur. İnsan veya şeyh adına gösterilen sınırsız itaat, zamanla vahyin önüne geçer ve insan farkında olmadan Allah’ın kitabının yerine başka otoriteler koymaya başlar. Böyle bir teslimiyet anlayışı ise dini berraklaştırmaz; aksine vahyin rehberliğini gölgeler.
Aynı şekilde, Geylani’nin kabrinin paralel Kâbe olarak görülmesi ve tavaf edilmesi, Allah’ın biricik kıblesini gölgeleme riski taşır. Kur’an’ın açık buyruğu şudur:
“Allah dışında hiçbir şeye kulluk etmeyin.”
(Zümer, 39/45)
Bu ayet, sadece ibadet ritüelleri için değil, kalpte ve niyetteki yönelimi de kapsar.
Allah’a Bağlılık ve İnsan Sorumluluğu
Kur’an, insanın özgür iradesi ve sorumluluğu üzerinde durur:
“Allah’ın dilemesi hariç, kendime herhangi bir yarar da zarar da verecek güce sahip değilim. yalnızca bir uyarıcıyım.”
(A’raf, 7/188)
Bu, nebi’lerin de beşer olduğunu gösterir. Nebi Muhammed’in amacı, Allah’ın mesajını iletmektir; kendi adına değil. İnsan, kendi tercihlerinden sorumludur. Herkes, nefsi ile yüzleşir, vicdanıyla hesaplaşır.
Bir günlük yaşam örneği: Bir öğrenci, sınavda doğru yolu seçer ve çalışır; sonuçta sınavın hakkını alır. Ama çalışmaz, kopya çeker veya rastgele testi çözerse, sonucu kendi tercihi belirler. Aynı şekilde, Allah’ın kitabına uygun yaşamak veya sapmak, tamamen insana bağlıdır.
Sonuç: Kur’an’a Sadakat, Karışıklığa Son
Paralel dinlerin ve uydurulmuş itikatların temeli, insanların vahyi gölgelemeleri ve beşerî otoritelere aşırı bağlılıklarıdır. Kur’an, insanlara net bir şekilde yol göstermiştir:
Hepsine yani onlara da bunlara da Rabb’inin cömertliğinden (istediklerini) veririz. Rabb’inin verdiği, kimse tarafından engellenemez.
(İsra, 17/20)
Allah’ın kitabı eksiksiz, anlaşılır ve yeterlidir. Sahabe bunu yaşadı, ilk dört halife bunu yaşadı. Bizim de yapmamız gereken, Kur’an’ı anlamak, hayatımıza taşımak ve paralel dinlerin tuzaklarına düşmemektir.
Son söz:
Dileyen Allah’tır; ama seçen insanın kendisidir.
İçimizdeki vicdan pusulasını dinleyelim. Vahyin rehberliğine sadık kalalım. Başkalarının uydurduğu otoriteler yerine, yalnızca Allah’a teslim olalım.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com