KUR’AN’A GÖRE ZİKİR: YAŞAYAN BİR BİLİNÇ
Zikir denildiğinde zihninde canlanan ilk görüntüyü bir düşün. Muhtemelen bir köşeye çekilmiş, elinde tespihle belirli kelimeleri ardı ardına tekrarlayan bir insan modeli canlanıyor gözünün önünde. Yüzyıllardır bize öğretilen, zikrin sadece dille yapılan ritmik bir pratik olduğuydu. Peki, hayatı inşa eden ve insanı sürekli uyanık tutmayı hedefleyen Kur’an, zikre gerçekten sadece bu pencereden mi bakıyor? Kendini hiç anlamadığın bir dilde, ne anlama geldiğini bilmediğin kelimeleri tekrarlarken bulduğun oldu mu? İşte tam bu noktada Kur’an, ezberleri bozan ve insanı derinden sarsan bir zikir tanımıyla karşımıza çıkıyor. Kelime anlamı hatırlamak, anmak ve öğüt almak olan zikir, aslında baştan ayağa bir uyanış ve farkındalık eylemidir.
Kur’an merkezli bir bakış açısıyla yaklaştığımızda zikir, hayatın dışına çıkıp soyutlanmak değil, aksine hayatın tam merkezinde, attığın her adımda Yaratıcını hatırda tutmaktır. İnsanın dünyevi telaşlar içinde kaybolup kendini ve varoluş amacını unutmasına karşı geliştirilmiş en büyük kalkandır. Zikir, ölü bir bilinçten sıyrılıp, diri bir akılla yeryüzünde yürüyebilme sanatıdır.
Zikrin Kaynağı Olarak Kur’an
Zikrin ne olduğunu anlamak için önce onun Kur’an’daki en temel karşılığına bakmamız gerekir. Biz genellikle zikri Kur’an okumanın dışındaki bir ibadet sanırız. Oysa bizzat Kur’an-ı Kerim, kendisini doğrudan bir “Zikir” olarak tanımlar. Nebi’ye indirilen bu mesaj, insanlığın kaybettiği hafızasını geri kazanması için gönderilmiş muazzam bir hatırlatıcıdır.
“Şüphesiz o Zikr’i biz indirdik ve onun koruyucusu da elbette biziz.”
(Hicr, 15/9)
Yaratıcımız bu ayette koruyacağını vaat ettiği şeyin doğrudan doğruya kendi mesajı, yani zikir olduğunu açıkça beyan ediyor. Demek ki en büyük zikir, Kur’an’ın kapağını açmak, onun ne dediğini anlamak, ayetlerin üzerinde derin derin düşünmek ve o ilkeleri hayatın pratiklerine aktarmaktır. Ayetleri anlamadan, sadece ses tellerini titreterek sevap kazanacağını sanmak, zikrin özünü kaçırmaktan başka bir şey değildir. Kur’an insanı dönüştürmek için gelmiştir, uyuşturmak veya sadece bir ritüel nesnesi olmak için değil.
Hayatın Her Anında Bilinçli Olmak
Kur’an’ın bizden istediği zikir modeli, zaman ve mekânla sınırlandırılamaz. Sabah belirli bir saatte yapılıp biten, sonra da günün geri kalanında Allah’ı hiç hatırlamadan yaşanılan bir dindarlık modelini Kur’an kökten reddeder. Gerçek zikir, hayatın akışıyla eş zamanlı giden bir uyanıklık halidir.
“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde derin derin düşünürler.”
(Âl-i İmrân, 3/191)
Fark ettiysen ayet, zikri hemen arkasından gelen “derin derin düşünmek” yani tefekkür eylemiyle birleştiriyor. Yolda yürürken (ayaktayken), masanda çalışırken (otururken) ya da dinlenirken (yatarken) zihninin bir köşesinde her an Allah’ın gözetiminde olduğun bilincini taşımaktır zikir. Bu bilinç hayatına girdiğinde, birine haksızlık edecekken, yalan söyleyecekken ya da harama el uzatacakken seni durdurur. İşte zikir, insanı kötülükten alıkoyan o canlı kalkandır.
Kalbin Gerçek Limanı
Bugün modern insanın en büyük sorunu nedir diye sorsam, muhtemelen içsel boşluk, tatminsizlik ve bitmek bilmeyen bir huzursuzluk dersin. Her şeye sahip olduğu halde bir türlü içindeki o boşluğu dolduramayan milyonlarca insan var. Kur’an, bu kronik huzursuzluğun reçetesini çok net bir şekilde önümüze koyuyor.
“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.”
(Ra’d, 13/28)
Bu ayet bize psikolojik bir gerçeği haykırıyor: İnsan kalbi, tasarımsal olarak sadece Yaratıcısını hatırladığında, O’nun güvenli limanına sığındığında tam anlamıyla tatmin olabilir. Dünyanın geçici metaı, kariyerler, paralar veya alkışlar kalbin bu ihtiyacını karşılayamaz. Zikir, kalbin ait olduğu yerle bağ kurması, yani aslına dönmesidir.
Zikrin Pratik Eylemleri ve Namaz
Kur’an zikri sadece zihinsel bir süreç olarak da bırakmaz, onu hayatın içindeki en somut ibadetlerle doğrudan ilişkilendirir. Bunların en başında ise günde beş vakit hayatımızı hizaya sokan namaz gelir. Resül’e gönderilen ilk vahiylerden itibaren namazın temel amacının ne olduğu açıkça belirtilmiştir.
“Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilah yoktur. O halde bana kulluk et ve beni zikretmek (hatırlamak) için namaz kıl.”
(Tâhâ, 20/14)
Demek ki namaz, günün belli anlarında durup “Ben kimim, beni kim yarattı ve ben nereye gidiyorum?” sorularını sorma, yani tam bir hatırlama eylemidir. Namazdan çıktıktan sonra hayatında hiçbir şey değişmiyorsa, adaletsizliğe ve kötülüğe devam ediyorsan, kıldığın namaz zikir boyutuna ulaşamamış demektir. Zikir insanı kötülükten arındırır ve uyanık tutar.
Şimdi kendini bir gözden geçirmeni istiyorum. Hayatındaki zikir kavramını nerede konumlandırıyorsun? Sadece dilde kalan, anlamını bilmediğin kelimelerin tekrarından ibaret pratiklerde mi, yoksa Kur’an’ın rehberliğinde, her anını Allah’ın huzurunda yaşıyormuş gibi inşa ettiğin o büyük uyanışta mı? Karar senin; ya ezberlenmiş ritüellerle uyumaya devam edeceksin ya da Kur’an’ın zikriyle gerçek anlamda dirileceksin.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com