SALA: VAHYİN EMRİ Mİ GELENEĞİN DİNİ Mİ? – Özet
Salâ ile salât aynı kavram değildir. Kur’an’da salât ve selâm kavramları yer alırken, bugün camilerde ve minarelerde okunan salânın belirli metni, zamanı ve biçimi Kur’an’da ortaya konmuş bir uygulama olarak karşımıza çıkmaz. Tarihsel süreç içinde oluşan bu gelenek, zamanla farklı biçimlerde okunmuş ve özellikle Osmanlı döneminde dinî hayatın yerleşik unsurlarından biri hâline gelmiştir. Bu nedenle salânın tarihî bir gelenek olarak ortaya çıkışı ile onun dinî açıdan bağlayıcı olup olmadığı birbirinden ayrılmalıdır.
Salâ metninde Nebi Muhammed’e “Allah’ın Resûlü”, “Allah’ın sevgilisi”, “Allah’ın Arş’ının nuru”, “Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı” ve “öncekilerin ve sonrakilerin efendisi” gibi unvanlarla hitap edilmektedir. “Allah’ın Resûlü” ifadesi Kur’an’ın Nebi Muhammed için kullandığı bir nitelemedir. Ancak Kur’an aynı zamanda onun insan olduğunu özellikle vurgular: “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyediliyor.” (Kehf, 18/110) Bu ayet, Nebi Muhammed’in konumunu Allah ile kul arasındaki sınır içinde anlamamız açısından önemli bir ölçü ortaya koyar.
Salâdaki bazı diğer unvanlar ise Kur’an’ın doğrudan kullandığı ifadeler değildir. Özellikle “Yâ Nûre Arşillah” ifadesi bu açıdan dikkat çekicidir. Kur’an, “Allah göklerin ve yerin nurudur” buyururken (Nûr, 24/35), başka bir yerde “O, yüce Arş’ın Rabbidir” der (Mü’minûn, 23/86). Dolayısıyla “Allah’ın Arş’ının nuru” şeklindeki bir unvanın Nebi Muhammed’e verilmesi, en azından Kur’an’ın kullandığı kavramlarla karşılaştırılarak düşünülmesi gereken bir ifadedir. Aynı şekilde “Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn”, yani “öncekilerin ve sonrakilerin efendisi” ifadesi de kapsamı bakımından sorgulanmayı gerektirir. Çünkü Kur’an, mutlak anlamda Rabliğin ve hükümranlığın Allah’a ait olduğunu bildirir: “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” (Fâtiha, 1/2)
Öte yandan Kur’an, Allah’ın elçileri arasında iman bakımından ayrım yapmamamızı ister: “Biz O’nun elçileri arasında ayrım yapmayız.” (Bakara, 2/285) Bu ifade, elçilerin hepsine iman etmeyi ve bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmemeyi gerektirir. Bununla birlikte Kur’an, Allah’ın bazı elçileri diğerlerinden üstün kıldığını da bildirir (Bakara, 2/253). Dolayısıyla Nebi Muhammed’e duyulan sevgi ve saygı ile onu Allah’ın elçiliği sınırlarının dışına taşıyan bir kutsallık atfetmek birbirinden ayrılmalıdır.
Buradaki mesele, Nebi Muhammed’e sevgi ve saygı gösterilmesine karşı çıkmak değildir. Asıl mesele, bu sevgi ve saygının sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğidir. Kur’an’ın ortaya koyduğu tevhid anlayışında din Allah’a aittir: “Dikkat edin, hâlis din yalnız Allah’ındır.” (Zümer, 39/3) Aynı şekilde şefaatin bütünüyle Allah’a ait olduğu bildirilir: “De ki: Şefaatin tamamı Allah’a aittir.” (Zümer, 39/44) Bu ölçüler karşısında, Nebi Muhammed’e verilen unvanların yalnızca sevgi ve saygı ifade eden sözler mi olduğu, yoksa Allah’a özgü alanlara yaklaşan anlamlar taşıyıp taşımadığı dikkatle değerlendirilmelidir.
Sonuçta mesele yalnızca salânın okunup okunmaması değildir. Daha temel soru, Nebi Muhammed’e duyulan sevgi ve saygının Allah’ın belirlediği sınırlar içinde mi kaldığı, yoksa zamanla bu sınırların aşılıp aşılmadığıdır. Bu nedenle salâ metnini Kur’an’ın tevhid ölçüsüyle değerlendirmek, ifadelerin anlamlarını ve taşıdığı sınırları yeniden düşünmek gerekir. Son değerlendirmeyi okuyucuya bırakıyoruz.
Aynı başlıktaki daha kapsamlı bilgiler için aşağıdaki web adresinde yer alan makaleyi inceleyebilirsiniz.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah’ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com