ALLAH’A ÇAĞRININ SORUMLULUĞU VE GÜZEL SÖZ
İnsan, inandığı gerçeği başkalarıyla paylaşmak ister. Fakat Allah’a çağrı söz konusu olduğunda, önce çağrının yönünü doğru belirlemek gerekir. Allah’a çağırmak, insanları kendi düşüncemize, yorumumuza veya şahsımıza çağırmak değildir. Amaç insanı Allah’a yöneltmek, O’nun mesajını anlaşılır biçimde ortaya koymak ve hakikati araştırmasına yardımcı olmaktır.
Kur’an bu davet anlayışını tek bir ayette üç temel unsurla birlikte verir:
“Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?”
(Fussilet, 41/33)
Bu ayet, güzel sözün yalnızca etkileyici konuşmak olmadığını gösterir. Güzel sözün kaynağı Allah’a yöneliş, karşılığı salih amel, kimliği ise teslimiyettir. Böylece söz, davranış ve inanç aynı bütün içinde birleşir.
Allah’a çağırmak
Allah’a çağıran kişinin ilk sorumluluğu, Allah’ın sözü ile kendi sözünü birbirine karıştırmamaktır. İnsan kendi düşüncesini ve yorumunu ifade edebilir; fakat bunu Allah’ın kesin hükmü gibi sunamaz. Çünkü din adına konuşmak, kişisel kanaat açıklamaktan çok daha ağır bir sorumluluktur.
Kur’an bu konuda açıkça uyarır:
“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesiyle ‘Şu helaldir, şu haramdır’ demeyin; Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz.”
(Nahl, 16/116)
Bu ayet, din adına hüküm verirken ölçünün insanın kanaati değil, Allah’ın bildirdiği gerçek olması gerektiğini ortaya koyar. Bir yorumun, rivayetin veya toplumda yerleşmiş bir uygulamanın dinî değer taşıması, onun kendiliğinden Allah’ın hükmü olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle Allah’a çağıran insanın söyleyeceği her sözün dayanağını araştırması gerekir.
Burada Fussilet 33. ayetteki “Allah’a çağıran” ifadesi yeniden önem kazanır. Ayet, insanları kendisine çağıran kişiyi değil, Allah’a çağıranı öne çıkarır. Davetin merkezinde davetçi değil, Allah bulunmalıdır. İnsan kendi çevresini büyütmeye, kendi görüşünü mutlaklaştırmaya veya kendisini vazgeçilmez hâle getirmeye başladığında çağrının yönü değişir.
Kur’an’ın elçilerin görevini tanımlarken söylediği şu söz de bu sınırı gösterir:
“Elçilerin üzerine düşen yalnızca apaçık tebliğdir.”
(Nahl, 16/35)
Tebliğ etmek, gerçeği açıkça ortaya koymaktır. İnsanlara kabul ettirmek ise insanın elinde değildir. Bu nedenle davet, başkasının iradesini ele geçirmek değil, hakikati açıkça ortaya koymaktır.
Davetin Dili
Kur’an, yalnızca neyin anlatılacağını değil, nasıl anlatılacağını da bildirir:
“Rabb’inin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.”
(Nahl, 16/125)
Bu ayet davetin üslubunu belirler: hikmet, güzel öğüt ve en güzel yöntem. Demek ki hakikati anlatmak, kırıcı veya aşağılayıcı bir dil kullanmayı gerektirmez. İnsanları küçümsemek, zorlamak veya öfkeyle susturmak Allah’a çağrının yöntemi değildir.
Nitekim Nebi Muhammed’e bile görev sınırı şöyle bildirilmiştir:
“Sen öğüt verip hatırlat. Sen ancak bir öğüt vericisin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin.”
(Gâşiye, 88/21-22)
Bu nedenle davetin amacı insanı zorla değiştirmek değil, düşünmeye ve gerçeği görmeye çağırmaktır. İnsan anlatır, delil ortaya koyar ve hatırlatır; fakat iman ve yöneliş konusunda karşısındaki insanın iradesini yok sayamaz.
Kur’an’ın güzel sözü tarif ederken kullandığı ağaç benzetmesi de bu noktayı tamamlar:
“Güzel söz, kökü sağlam, dalları göğe yükselen güzel bir ağaç gibidir.”
(İbrâhîm, 14/24)
Güzel sözün güzelliği yalnızca sesinde veya üslubunda değildir; kökünün sağlam olmasındadır. Allah’a çağıran kişinin sözü de sağlam bir temele dayanmalıdır. Güzel üslup, yanlış bir hükmü doğru hâle getirmez. Bu yüzden davetin dili güzel olduğu kadar, dayandığı ölçü de sağlam olmalıdır.
Sözün Hayata Dönüşmesi
Fussilet 33. ayet Allah’a çağrıyı salih amelle birlikte zikreder. Çünkü söz ile hayat birbirinden kopmamalıdır.
Kur’an şöyle sorar:
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi neden söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir hoşnutsuzluk sebebidir.”
(Saff, 61/2-3)
Bu uyarı, davetin yalnızca konuşmaktan ibaret olmadığını gösterir. Doğruluktan söz edenin dürüstlüğü, adaletten söz edenin adaleti, merhametten söz edenin merhameti ve Allah’a kulluktan söz edenin hayatındaki teslimiyeti, söylediği sözün gerçekliğini ortaya koyar.
Salih amel de yalnızca belirli ibadetlerle sınırlı değildir. Doğruluk, adalet, emanete riayet, başkalarının hakkından sakınmak, verilen sözü tutmak, ihtiyaç sahibine yardım etmek ve insanlara zarar vermemek de insanın Allah’a bağlılığının hayattaki karşılıklarıdır.
Fakat burada önemli bir denge vardır: Bir insanın güzel davranması, söylediği her sözün doğru olduğunu göstermez. Aynı şekilde bir insanın hatası da söylediği her sözün yanlış olduğu anlamına gelmez. Kişinin şahsiyeti ile söylediği sözün doğruluğu birbirinden ayrılmalıdır. Dinî bir iddianın doğruluğu, onu söyleyen kişinin kimliğinden önce dayandığı delille araştırılmalıdır.
“Ben Müslümanlardanım”
Fussilet 33. ayetin sonundaki “Ben Müslümanlardanım” ifadesi, bu bütünlüğün kimlik boyutunu ortaya koyar. Müslümanlık yalnızca bir isim veya toplumsal aidiyet değildir; Allah’a teslimiyet iddiasıdır.
Kur’an şöyle bildirir:
“Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.”
(Âl-i İmrân, 3/19)
Bu nedenle “Ben Müslümanım” demek bir üstünlük ilanı değil, Allah’a karşı bir sorumluluk üstlenmektir. İnsan bu sözle kendisini başkalarından üstün kılmaz; aksine Allah’ın gösterdiği ölçülere uymaya talip olduğunu ifade eder.
Böylece Fussilet 33. ayetteki üç unsur birbirini tamamlar:
Allah’a çağrı yönü belirler. Salih amel sözün hayattaki karşılığını gösterir. Müslüman olduğunu söylemek ise bu teslimiyetin sorumluluğunu üstlenir.
Bu üçünden biri diğerinden koparıldığında davetin dengesi bozulur. Sadece söz, hayat tarafından desteklenmeyen bir anlatıma; sadece kimlik, içi doldurulmamış bir aidiyet iddiasına; sadece davranış ise kaynağı ve amacı açıklanmamış bir iyiliğe dönüşebilir. Kur’an ise bunları birlikte zikrederek bütünlüklü bir kulluk ve davet anlayışı ortaya koyar.
Davetin Ölçüsü
Allah’a çağıran insanın kendisini değil, Allah’ın mesajını öne çıkarması gerekir. Bunun için de din adına söylenen sözleri sorgulamak, deliline bakmak ve insanları körü körüne kabule değil, düşünmeye yöneltmek gerekir.
Kur’an şöyle buyurur:
“Sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte onlar Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahipleridir.”
(Zümer, 39/18)
Bu ayet, davetin düşünmeyi engelleyen değil, düşünmeyi harekete geçiren bir süreç olması gerektiğini gösterir. İnsan dinlediğini değerlendirmeli, delili araştırmalı ve doğru olduğuna kanaat getirdiği şeye uymalıdır.
Dolayısıyla Allah’a çağırmak, “Benim gibi düşünün” demek değildir. İnsanları Allah’ın mesajını araştırmaya ve hakikati kendi iradeleriyle kavramaya yöneltmektir.
Sonuçta güzel söz, yalnızca kulağa hoş gelen söz değildir. Kökü sağlam olan, Allah’a yönelten, hikmetle söylenen ve salih amelle desteklenen sözdür.
Fussilet 33. ayetin ortaya koyduğu davet anlayışı bu yüzden son derece yalındır: Allah’a çağır, salih amel işle ve Müslüman olduğunu hayatınla ortaya koy.
Davetçinin görevi kendisini büyütmek değil, Allah’ın mesajını anlaşılır kılmaktır. Kendi hükmünü Allah’ın hükmü gibi sunmak değil, Allah’ın bildirdiği ölçüyü aktarmaktır. İnsanları kendisine bağlamak değil, Allah’a yönelmelerine yardımcı olmaktır.
Böyle bir davette söz kaynağını Allah’tan alır, hayat o sözü doğrular ve insan kendisini değil Allah’ı merkeze koyar. İşte güzel sözün asıl anlamı ve Allah’a çağrının gerçek sorumluluğu burada ortaya çıkar.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah’ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com