ALLAH’A TESLİM OLMAK: HAYATIN GERÇEK ANLAMI VE SINAVI
İnsanın bu dünyadaki varlığını anlamlandırabilmesi için önce kendisine şu soruyu sorması gerekir: Nasıl bir hayat yaşamalıyım? İnsan yalnızca doğmak, büyümek, çalışmak, kazanmak, tüketmek ve sonunda ölmek için mi vardır? Yoksa bütün bunların ötesinde, hayatına anlam kazandıran daha büyük bir sorumluluğu mu vardır?
Kur’an, insanın dünya hayatındaki konumunu bir sınav olarak ortaya koyar:
“O, hanginizin davranışça daha güzel olduğunu sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, Azîz’dir, Gafûr’dur.”
(Mülk, 67/2)
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrıntı vardır. Sınav yalnızca insanın neye inandığıyla sınırlı değildir. Ayet, “hanginizin davranışça daha güzel olduğunu” söyler. Demek ki insanın inancı, hayatındaki davranışlarla bir bütün oluşturur. Söyledikleri kadar yaptıkları da önemlidir.
Peki Allah’a teslim olmak ne demektir?
Teslimiyet, insanın aklını, iradesini ve sorgulama yeteneğini bir kenara bırakması değildir. Bir başkasının düşüncesine kayıtsız şartsız bağlanmak hiç değildir. Allah’a teslim olmak, hayatın nihai ölçüsünün Allah tarafından belirlendiğini kabul etmek ve kendi çıkarını, alışkanlığını, öfkesini, arzusunu veya toplumsal baskıyı bu ölçünün önüne geçirmemektir.
İnsan düşünür, araştırır, sorgular ve karar verir. Fakat karar verirken kendisini hayatın mutlak sahibi olarak görmez. Doğruyu kendi arzusuna göre belirlemek yerine, Allah’ın gösterdiği ölçüyü anlamaya ve ona uymaya çalışır. Böylece teslimiyet, insanın iradesini ortadan kaldırmaz; aksine iradesini doğru olanı seçmek için kullanmasını sağlar.
Kur’an bu bütünlüğü şu sözlerle ifade eder:
“De ki: ‘Şüphesiz benim salatım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabb’i Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.’”
(En‘âm, 6/162-163)
Burada hayatın tamamının Allah’a yöneltilmesi söz konusudur. Teslimiyet yalnızca ibadet sırasında hatırlanan bir duygu değildir. İnsanın nasıl kazandığından nasıl harcadığına, insanlara nasıl davrandığından güç ve öfkesini nasıl kullandığına kadar hayatın bütününe yansır.
Bu anlayış yerleştiğinde insanın sahip olduklarına bakışı da değişir. Mal, makam, güç, bilgi, sağlık ve zaman insanın elinde bulunabilir; fakat bunların hiçbiri ona sonsuza kadar ait değildir.
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır…”
(Âl-i İmrân, 3/189)
İnsan sahip olduğu şeyleri bir üstünlük sebebi olarak değil, kendisine verilmiş imkânlar olarak gördüğünde israfın ve gösterişin anlamı da azalır.
“Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.”
(A‘râf, 7/31)
Bu nedenle elindeki imkânları paylaşmak, ihtiyaç sahibini gözetmek ve sahip olduklarını yalnızca kendi çıkarı için kullanmamak, bu hayat anlayışının doğal sonuçlarından biridir.
“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz, Allah onu bilir.”
(Âl-i İmrân, 3/92)
İnsan için değerli olanı paylaşabilmesi, kendi nefsinin sınırlarını aşabildiğini gösterir. Çünkü vermek, yalnızca elindeki fazlalığı dağıtmak değildir. Bazen insanın gerçekten sevdiği ve kendisi için değer taşıyan bir şeyi başkasıyla paylaşabilmesidir.
Aynı ölçü insan ilişkilerinde de kendisini gösterir. Doğruluk, güvenilirlik, adalet ve verilen söze bağlılık, insanın hayatındaki temel sınav alanlarından biridir.
“Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa, Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun…”
(Nisâ, 4/135)
Adalet, insanın yalnızca kendisine yarar sağladığında savunduğu bir ilke olamaz. İnsan kendi aleyhine olduğunda da hakkı gözetebiliyorsa adalet anlam kazanır.
Bu durum iş hayatında da değişmez. İnsan para kazanabilir, ticaret yapabilir, yatırım yapabilir. Fakat kazanç uğruna başkasını aldatmak, ölçüyü eksiltmek, sözleşmeye uymamak veya insanların hakkını yemek başka bir mesele hâline gelir.
“Ölçüyü tam yapın ve eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların eşyalarını eksiltmeyin…”
(Şuarâ, 26/181-183)
Buradaki ölçü yalnızca pazardaki teraziyle sınırlı değildir. İnsan verdiği sözde de bir ölçüye sahip olmalıdır. Sözleşmesinde, işinde, arkadaşlığında ve insanlarla kurduğu her ilişkide güvenilir olmalıdır.
İnsan elbette öfkelenebilir. Haksızlığa uğradığında tepki gösterebilir. Fakat öfkesinin kendisini adaletsizliğe sürüklemesine izin vermemelidir.
“Onlar bollukta da darlıkta da infak ederler, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah güzel davrananları sever.”
(Âl-i İmrân, 3/134)
Affetmek her zaman zorunlu değildir; adaletin de bir yeri vardır. Kur’an bu konuda ölçüyü korur:
“Bir kötülüğün karşılığı, onun dengi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışı sağlarsa, onun ödülü Allah’a aittir…”
(Şûrâ, 42/40)
Burada insanın hakkını aramasıyla intikam duygusunun peşinden gitmesi arasındaki fark ortaya çıkar. İnsan kendisine yapılan haksızlığı düzeltebilir; fakat bunu yaparken kendisi de haksızlık etmemelidir.
İnsanları değerlendirme biçimimiz de bu hayat anlayışının bir parçasıdır. Bir insanın değeri serveti, makamı, şöhreti veya toplumdaki konumuyla belirlenmez.
“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah katında sizin en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır…”
(Hucurât, 49/13)
İnsanların farklı ailelerden, toplum kesimlerinden ve kültürlerden gelmesi birbirlerine üstünlük kurmaları için değil, birbirlerini tanımaları içindir. Bu bakış açısı, insanı başkasını küçümsemekten korur.
Hayatın sınavı yalnızca sahip olduklarımızla değil, sahip olmadıklarımızla da ilgilidir. Bollukta nasıl davrandığımız kadar darlıkta nasıl davrandığımız da önemlidir. Sağlık, güç ve imkân bir sınav olduğu gibi hastalık, güçsüzlük ve mahrumiyet de bir sınavdır.
Kur’an şöyle bildirir:
“Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir sınama olarak hayırla da şerle de deniyoruz. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.”
(Enbiyâ, 21/35)
Bu nedenle insanın başına gelen her şeyi yalnızca bir ceza veya ödül olarak değerlendirmek doğru değildir. Hayatın içinde insanın kendi tercihleriyle meydana getirdiği sonuçlar da vardır. Kur’an bu konuda şöyle der:
“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.”
(Şûrâ, 42/30)
İnsan yaptığı tercihlerden bağımsız değildir. Yanlış kararların, haksızlıkların, ihmallerin ve kötülüklerin sonuçları olabilir. Bu yüzden insanın sorumluluğunu sürekli başkalarına yüklemek yerine kendi payını da görmesi gerekir.
Bununla birlikte insan hata yapabilir. Allah’a yönelmiş olmak, insanın bir daha hiç hata etmeyeceği anlamına gelmez. İnsan düşebilir, yanılabilir, nefsine yenilebilir. Önemli olan yanlışını doğru kabul edip orada ısrar etmemesidir.
“De ki: ‘Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, Gafûr’dur, Rahîm’dir.’”
(Zümer, 39/53)
Bu ayet insanın önüne önemli bir kapı açar: Dönüş kapısı. İnsan yaptığı hatadan sonra yeniden doğruya yönelebilir. Geçmişteki yanlışı, gelecekteki doğrunun önünde aşılmaz bir engel hâline getirmemelidir.
Çünkü insanın hayatındaki en kesin gerçeklerden biri ölümdür.
“Sonra dönüşünüz yalnızca Bana olacaktır. Ben de size yaptıklarınızı haber vereceğim.”
(Lokmân, 31/15)
İnsan çoğu zaman ölüm yokmuş gibi yaşar. Gelecek planları yapar, mal biriktirir, daha fazlasını elde etmeye çalışır. Bunların hiçbiri tek başına yanlış değildir. Sorun, insanın bunları hayatın bütün amacı hâline getirmesidir.
Ölüm, insana sahip olduğu zamanın sınırlı olduğunu hatırlatır. Bu nedenle asıl soru “Ne kadar yaşayacağım?” değil, “Bana verilen zamanı nasıl yaşayacağım?” sorusudur.
İnsan öldüğünde arkasında yalnızca malını ve mülkünü bırakmaz. Yaptığı iyilikler, yetiştirdiği insanlar, verdiği emekler ve başkalarının hayatında bıraktığı güzel izler de onun ardından kalır. Bu nedenle insanın hayatını yalnızca kendisi için tüketmemesi gerekir.
Allah’a teslimiyetin hayatın içinde görünür hâle geldiği yer tam da burasıdır: İnsan kazandığında şükretmeyi, kaybettiğinde sabretmeyi, güçlendiğinde adaleti, öfkelendiğinde ölçüyü, hata yaptığında dönüşü ve sahip olduğunda paylaşmayı öğrenir.
Böyle bakıldığında teslimiyet, dünyadan uzaklaşmak değil; dünyanın içinde doğru bir hayat kurmaktır.
İnsan çalışabilir ama haksız kazanç elde etmemelidir. Güçlü olabilir ama gücünü zulme dönüştürmemelidir. Hakkını arayabilir ama başkasının hakkına girmemelidir. Sahip olabilir ama sahip olduklarının kölesi olmamalıdır. Öfkelenebilir ama öfkesinin esiri olmamalıdır. Hata yapabilir ama hatasında ısrar etmemelidir. İşte hayatın sınavı burada ortaya çıkar.
İnsan her gün yaptığı seçimlerle aslında kendi cevabını verir. Allah’ın ölçüsünü mü tercih edecek, yoksa kendi çıkarını mı? Adaleti mi koruyacak, yoksa kendisine fayda sağlayan haksızlığı mı seçecek? Elindekini paylaşacak mı, yoksa yalnızca kendisi için mi biriktirecek? Hata yaptığında dönecek mi, yoksa yanlışını savunmaya mı devam edecek?
Bu soruların cevapları insanın hayatında görünür hâle gelir.
Sonunda bütün insanlar Allah’a dönecektir.
“Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki O’nun huzurunda toplanacaksınız.”
(Bakara, 2/203)
Öyleyse hayatın gerçek anlamı, dünyada ne kadar uzun yaşadığımızdan veya ne kadar çok şeye sahip olduğumuzdan çok, bize verilen hayatı hangi ölçüyle yaşadığımızdadır.
İnsan kusursuz olmak zorunda değildir. Fakat doğruyu aramak, yanlışından dönmek ve elinden geldiğince adaleti, iyiliği ve doğruluğu gözetmek zorundadır. Çünkü hayatın sınavı insanın hiç düşmemesi değil, düştüğünde hangi yöne döndüğüdür.
Ve sonunda insanın bütün yolları Allah’a çıkar.
Bu yüzden hayatı yalnızca yaşanıp bitirilecek bir zaman olarak değil, anlamlandırılması gereken bir emanet olarak görmek gerekir. Bugün elimizde olan zaman yarın olmayabilir. Bugün söyleyebildiğimiz bir söz, yarın söyleyemeyeceğimiz son söz olabilir. Bugün yapabileceğimiz bir iyilik, yarın fırsat bulamayacağımız bir iyilik olabilir.
Öyleyse insanın kendisine soracağı en önemli soru şudur: Bana verilen bu hayatı ne için yaşıyorum? Cevabı yalnızca sözlerde değil, hayatın tamamında aramak gerekir. Çünkü insanın gerçek yönü, söylediklerinden çok tercihleriyle ortaya çıkar. Ve sonunda bütün tercihlerimizin hesabını vereceğimiz yer, yine Allah’ın huzurudur.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah’ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com