ALLAH’IN YETERLİLİĞİ VE KULUNA OLAN YARDIMI
İnsan hayatında zaman zaman öyle sıkıntılar yaşanır ki kendisini çaresiz, yalnız ve güçsüz hissedebilir. Böyle anlarda insanın ilk olarak nereye yöneldiği, aslında neye güvendiğini de gösterir. Kur’an’ın ortaya koyduğu temel gerçeklerden biri şudur: Allah kuluna yeterlidir. İnsan bütün kapıların kapandığını düşündüğü anda bile Rabb’inin kapısının kapandığını düşünmemelidir. Çünkü Allah yalnızca varlığı kabul edilen bir ilah değil, kulunun güvenip dayanabileceği yegâne mutlak güçtür.
Kur’an bu gerçeği çok açık bir soruyla ortaya koyar:
“Allah kuluna kâfi değil mi?”
(Zümer, 39/36)
Bu soru, insanın güven anlayışını yeniden gözden geçirmesini gerektirir. Eğer Allah kuluna yeterliyse, insanın Allah’ın yanında başka varlıkları da ilahî güç sahibiymiş gibi görmesine, onlardan medet ummasına veya onları Allah ile kendisi arasında aracılar hâline getirmesine gerek yoktur. Allah’ın yeterliliğine inanmak, yalnızca sıkıntıya düştüğümüzde O’nu hatırlamak değil, hayatın tamamında güvenilecek mutlak gücün Allah olduğunu bilmektir.
Burada tevekkül kavramının doğru anlaşılması büyük önem taşır. Tevekkül, hiçbir şey yapmadan oturup Allah’tan bir sonuç beklemek değildir. İnsan aklını kullanır, çalışır, tedbirini alır, imkânlarını değerlendirir ve elinden geleni yapar. Fakat bütün bunları yaptıktan sonra sebepleri mutlak güç olarak görmez. Sonucun meydana gelmesini sağlayanın Allah olduğunu bilir ve kalbini O’na bağlar. Yani tevekkül, tedbiri terk etmek değil, tedbire güvenmemektir; sebepleri kullanmak fakat sebeplere teslim olmamaktır.
Kur’an’da bu anlayış şöyle ifade edilir:
“Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter.”
(Talâk, 65/3)
Bu nedenle Allah’a güvenen insan, sorumluluğunu yerine getirirken sonucu kendi gücünün garantisi olarak görmez. Bir insan hastalandığında tedavi olur; bir iş kurduğunda çalışır, plan yapar ve tedbir alır; bir tehlike karşısında gerekli önlemleri alır. Fakat bunların hiçbirini mutlak güç olarak görmez. Doktor bir sebep olabilir, insan çalışarak rızkını arayabilir, alınan tedbirler tehlikeyi azaltabilir; ancak bunların hiçbirisi Allah’tan bağımsız bir güç değildir.
Tevekkül eden kişi mücadele eder fakat neticeye kulluk etmez. Elinden geleni yapar fakat sonucu kendi gücünün garantisi olarak görmez. Başarırsa Allah’ın lütfunu bilir, başarısız olduğunda ise yaşadığı olayın kendisi için ne ifade ettiğini düşünür. Çünkü onun güveni sonuca değil, Allah’adır.
Allah’a güvenmek, insanın bütün sıkıntılarının mutlaka istediği biçimde ortadan kaldırılacağı anlamına da gelmez. Hayat bir imtihandır. Bazen beklenen problem ortadan kalkabilir, bazen insan o problem karşısında dayanma gücü kazanabilir, bazen de yaşadığı olay onu daha doğru bir yola yöneltebilir. Kulun görevi Allah’ın yardımının şeklini belirlemek değil, O’na güvenerek doğru olanı yapmaktır.
Bu güven insanı hem korkudan hem de insanlara aşırı bağımlı olmaktan kurtarır. İnsanların sevgisi değişebilir, dostluklar sona erebilir, makamlar elden gidebilir, maddi imkânlar azalabilir. Fakat Allah’ın yeterliliği bunların hiçbirine bağlı değildir. Kur’an bunu şu ifadeyle dile getirir:
“Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na tevekkül ettim ve O, büyük Arş’ın Rabbidir.”
(Tevbe, 9/129)
İnsanlardan Yardım Almak ve Allah’a Güvenmek
Allah’a güvenmek, insanlardan hiçbir şekilde yardım alınmayacağı anlamına gelmez. İnsan sosyal bir varlıktır ve insanlar birbirlerine yardım ederler. Bir kimsenin doktora gitmesi, bir ustadan yardım alması, bir arkadaşından destek istemesi veya zor durumda bir başkasının yardımına başvurması Allah’a güvenmeye aykırı değildir. Buradaki temel ayrım, insandan alınan yardım ile Allah’a ait mutlak yardım ve kudretin birbirine karıştırılmamasıdır.
İnsan bir sebep olabilir fakat mutlak güç sahibi değildir. Bir doktor tedavi eder ama şifanın mutlak sahibi değildir. Bir insan maddi yardım yapabilir ama rızkın sahibi değildir. Bir dost sıkıntılı zamanda yanında olabilir ama kulun mutlak sığınağı değildir. Sebeplerden yararlanmak mümkündür; fakat hiçbir sebebi Allah’ın yerine koymak doğru değildir.
Fatiha sûresinde her gün tekrar edilen:
“Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”
(Fâtiha, 1/5)
ayeti bu konuda temel ölçüyü ortaya koyar. Buradaki yardım talebini, insanların birbirlerine yaptığı sıradan yardımlarla karıştırmamak gerekir. Ayetin ortaya koyduğu esas, Allah’a ait olan mutlak yetki ve kudretin hiçbir yaratılmışa verilmemesidir. İnsanlardan yardım alınabilir; fakat insanlara Allah’ın sahip olduğu güç ve yetkiler yüklenemez.
İşte Allah ile kul arasına aracı koyma meselesi de burada ortaya çıkar. Allah’ın kuluna yakınlığı, O’na yönelmek için insanlar arasında özel aracılar edinmeye gerek olmadığını gösterir. Kur’an bu ilişkiyi doğrudan kurar:
“Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm.”
(Bakara, 2/186)
Allah’ın kuluna yakın olduğunu bildirmesi, kulun Rabb’ine yönelmek için başka bir insanın makamına ihtiyaç duymadığını gösterir. Dua doğrudan Allah’a yapılır. Kulun Rabb’i ile arasındaki bağ, başka insanların onayına veya aracılığına bağlı değildir. Bir insanın güzel söz söylemesi, doğruyu hatırlatması veya maddi anlamda yardım etmesi başka; kendisini Allah ile kul arasında vazgeçilmez bir makam olarak göstermesi bambaşka bir şeydir.
Kur’an, Allah’ın dışında dost ve şefaatçi arama anlayışına da dikkat çeker:
“O nefis için Allah’tan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi.”
(En‘âm, 6/70)
Burada mesele, Allah’ın kullarının birbirlerine destek olmasını reddetmek değildir. Mesele, insanın kurtuluşunu Allah’ın dışında bir kimsenin manevi gücüne bağlamasıdır. Bir insanın kendisini Allah’a ulaşmanın zorunlu yolu, duaların kabul edilmesini sağlayan özel bir makam veya kulların kurtuluşuna hükmeden bir merci olarak göstermesi, kulun doğrudan Rabb’ine yönelmesinin önüne geçer.
Kur’an şefaat konusunda da ölçüyü açıkça ortaya koyar:
“Yoksa Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: ‘Hiçbir şeye güçleri yetmese ve düşünemiyor olsalar da mı?’ De ki: ‘Şefaat tümüyle Allah’a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na döndürüleceksiniz.’”
(Zümer, 39/43-44)
Burada belirleyici ifade “Şefaat tümüyle Allah’a aittir” sözüdür. Dolayısıyla herhangi bir insanın kendisini bağımsız bir şefaat makamına yerleştirmesi veya Allah ile kul arasında vazgeçilmez bir aracı gibi göstermesi Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüyle bağdaşmaz. Şefaat konusunda yetki Allah’ındır; hiçbir insan bu yetkiyi kendiliğinden sahiplenemez.
Allah’tan başka varlıklara yönelmenin ne anlama geldiğini Kur’an başka bir ayette de soruyla ortaya koyar:
“De ki: Allah’ı bırakıp da bize fayda veya zarar veremeyecek şeylere mi yalvaralım?”
(En‘âm, 6/71)
Bu soru, insanın güven ve yardım anlayışını yeniden düşünmesini gerektirir. İnsanlardan yardım almak hayatın doğal ilişkilerindendir; fakat hiçbir insan gaybı bilme, mutlak biçimde fayda ve zarar verme veya Allah’ın yerine geçme yetkisine sahip değildir. Kul sebeplerden yararlanır, insanlarla dayanışma içinde olur; fakat kalbini sebeplere değil, sebepleri var eden Rabb’ine bağlar.
Allah’ın yeterliliği tam da burada anlam kazanır. İnsan çalışır, tedbir alır, mücadele eder, gerektiğinde insanlardan yardım alır; fakat bütün bunların sonucunu kendi gücünün garantisi olarak görmez. Çünkü insanın elindeki imkânlar sınırlı, Allah’ın kudreti sınırsızdır.
Kur’an şöyle bildirir:
“Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, O’ndan sonra size kim yardım edebilir? Müminler yalnız Allah’a güvensinler.”
(Âl-i İmrân, 3/160)
Bu ayet, Allah’ın yardımını hayatın merkezine koyarken insanın sorumluluğunu da ortadan kaldırmaz. Kul doğruyu arar, çalışır, tedbir alır ve elinden geleni yapar. Fakat sonucun kendi gücünün garantisi olduğunu düşünmez. Gerçek güven, insanın elindeki imkânların çokluğunda değil, bütün imkânların sahibi olan Rabb’ine dayanmasındadır.
Mesele yalnızca “Allah bana yardım eder mi?” sorusu değildir. Daha temel soru şudur: İnsan gerçekten kime güveniyor? Sıkıntıya düştüğünde ilk olarak kime yöneliyor? Çözümü insanların makamında mı, maddi gücünde mi, manevi olduğunu düşündüğü kişilerin aracılığında mı arıyor; yoksa bütün sebeplerin üzerinde Allah’ın bulunduğunu mu biliyor?
Allah’ın yeterliliğine iman eden insan, yalnız kaldığında gerçekten yalnız olmadığını, gücü tükendiğinde bütün gücün kendi gücünden ibaret olmadığını bilir. Çıkış yolu göremediğinde Rabb’inin gördüğünü, ne yapacağını bilemediğinde Rabb’inin bildiğini hatırlar. Bu güven, insanı hayattan koparmaz; tam tersine onu daha güçlü hâle getirir.
Gerçek tevhid de burada kendisini gösterir. Allah’ın tek ilah olduğunu söylemek, yalnızca dil ile söylenen bir inanç cümlesi değildir. Bunun hayatımıza yansıması gerekir. Kulluğumuzda yalnız Allah’a yönelmek, duamızda O’na sığınmak, mutlak gücün O’na ait olduğunu bilmek ve hiçbir insanı Allah ile kul arasına zorunlu bir aracı olarak koymamak gerekir.
İnsanların kapıları kapanabilir, imkânlar tükenebilir, hesaplar bozulabilir, beklenen yardım gelmeyebilir. Fakat kul bütün bunların ötesinde, kendisini var eden ve her hâlini bilen Rabb’inin bulunduğunu bilirse, hiçbir kayıp onu bütünüyle sahipsiz bırakamaz. Asıl güven, hiçbir sıkıntının yaşanmayacağına inanmak değildir. Asıl güven, sıkıntının ortasında bile Rabb’inin yeterli olduğunu bilmektir.
Kulun yapacağı şey bellidir: Doğruyu aramak, elinden geleni yapmak, sebeplere başvurmak, gerektiğinde insanlardan yardım almak ve bütün bunların üzerinde Rabb’ine güvenmek. Çünkü insanın gücü bir yere kadar, bilgisi bir yere kadar, imkânları bir yere kadardır. Allah’ın kudreti ise hiçbir sınırla kuşatılamaz.
Bu nedenle gerçek teslimiyet, hayattan çekilmek değil; hayatın bütün şartları içinde Rabb’inden kopmamaktır. İnsan yürürken de, beklerken de, kazanırken de, kaybederken de O’na güvenebilir. Çünkü güvenilecek en sağlam dayanak, insanın elindeki imkânlar değil, bütün imkânların sahibi olan Allah’tır.
İnsan her şeyi kaybedebilir; fakat Rabb’ine güvenini kaybetmediği sürece gerçekten kaybetmiş değildir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah’ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com