CİN ÇARPAR MI?
Cin Denince Ne Anlıyoruz?
İnsan bir kelimeyi duyduğunda, çoğu zaman o kelimenin gerçek anlamını araştırmadan zihnindeki hazır kabulle hareket eder. Bu kabuller aileden, çevreden, geleneklerden, anlatılan hikâyelerden ve korkulardan beslenir. “Cin” kelimesi de bunlardan biridir. Cin denildiğinde pek çok insanın aklına görünmeyen, dumansız ateşten yaratılmış, insanın bedenine girebilen, onu hasta edebilen veya davranışlarını kontrol edebilen gizemli varlıklar gelir. Bu düşünceler zamanla o kadar yerleşmiştir ki insanlar Kur’an’daki ayetleri okurken bile çoğu kez ayetin kendisini değil, daha önceden öğrendikleri cin tasavvurunu görürler.
Peki, gerçekten Kur’an’ın anlattığı cin bu mudur? İnsanların cin çarpması diye adlandırdığı olayların Kur’an’da bir karşılığı var mıdır? Yoksa biz, gelenekten öğrendiğimiz bir anlayışı Kur’an’ın kelimelerine yükleyerek mi okuyoruz?
Bir kavramı doğru anlamak istiyorsak, önce o kavram hakkındaki ön kabullerimizi bir kenara bırakıp Kur’an’ın tamamına bakmalıyız. Çünkü bir ayeti, diğer ayetlerden kopararak değerlendirdiğimizde yanlış sonuçlara ulaşabiliriz. Önemli olan, tek bir ayetin bize ilk bakışta ne düşündürdüğü değil, ayetleri bir arada ele aldığımızda nasıl bir anlam bütünlüğünün ortaya çıktığıdır.
Bu bölümde cin kelimesini tam da bu yöntemle ele alacağız. Amacımız, alışılmış bir inancı tekrar etmek değil; cin kavramının Kur’an’daki kullanımını sorgulamak ve şu sorunun cevabını aramaktır: Cin, insanlardan ayrı bir varlık türü müdür, yoksa insanın bulunduğu konumu ve benimsediği yolu anlatan bir kavram olarak da anlaşılabilir mi?
Kur’an Bütünlüğünde İnsan ve Cin
Konunun başlangıç noktalarından biri, Zâriyât Suresi’ndeki şu ayettir:
“Ben cinleri ve insanları, yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)
Bu ayette cinler ve insanlar birlikte anılır. Geleneksel anlayış, buradan iki ayrı varlık türünün bulunduğu ve her ikisinin de Allah’a kulluk etmekle yükümlü olduğu sonucunu çıkarır. Ancak Kur’an bütünlüğü içinde düşündüğümüzde başka sorular da sormamız gerekir. Cin ve insan ifadeleri hangi anlam ilişkisi içinde kullanılıyor? Bu iki kelimenin birlikte anılması, mutlaka birbirinden ayrı iki biyolojik varlık türünü mü gösteriyor? Yoksa insanın farklı konumlarını ve yönelişlerini anlatan bir ayrım olarak da okunabilir mi?
Benim bu bölümde savunduğum yaklaşım, cin kelimesinin ayrı bir varlık türünü değil, insanın belirli bir konumunu ve yönelişini ifade ettiğidir. Bu yoruma göre insan, Rabb’inin yoluna yöneldiğinde takva yolunu benimser; başka bir yolu seçtiğinde ise cin sıfatıyla anlatılan konuma geçebilir. Burada söz konusu olan, insanın bedeninin değişmesi veya başka bir varlığa dönüşmesi değil, seçtiği yolun ve üstlendiği konumun değişmesidir.
Ancak bu düşünceyi yalnızca bir ayetten hareketle temellendiremeyiz. İnsan, cin, İblis, vahiy, sorumluluk ve hidayetle ilgili ayetleri birlikte değerlendirmeliyiz. Özellikle Cin Suresi’nde anlatılanların, bu konuyu düşünürken önemli bir yeri vardır.
Cin Suresi’ndeki Topluluk Kimdir?
Kur’an, Cin Suresi’nin başlangıcında, vahyi dinleyen bir topluluktan söz eder:
“De ki: Cinlerden bir grubun (beni) dinlediği ve şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur:” (Cin, 72/1)
Devamındaki ayette bu topluluğun söyledikleri aktarılır:
“Şüphesiz ki doğruya götüren harikulade bir Kur’an dinledik ve ona inandık; artık Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.” (Cin, 72/2)
Bu anlatım üzerinde duralım. Karşımızda vahyi dinleyen, onun anlamını kavrayan, iman eden ve Allah’a ortak koşmama kararı alan bir topluluk vardır. Yani anlatılanlar yalnızca bir sesin duyulmasından ibaret değildir. Dinleme, anlama, değerlendirme, inanma ve karar verme söz konusudur.
Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Bu anlatımda cin diye nitelenen topluluğun ayırt edici özelliği nedir? Onların görünmeyen bir bedene sahip oldukları mı anlatılıyor, yoksa vahiy karşısındaki tutumları mı öne çıkarılıyor? Ayetlerin bize doğrudan gösterdiği şey, onların Kur’an’ı dinlemeleri ve iman etmeleridir.
Daha da önemlisi, Kur’an bu topluluğun insanları uyarmak üzere harekete geçtiğini başka bir yerde de anlatır. Ahkâf Suresi’nde, Kur’an’ı dinleyen bir topluluğun kendi çevresine dönerek duyduklarını aktarması ve onları uyarıp doğru yola çağırması anlatılır:
“(Cinler) Ey kavmimiz! Allah’ın çağrısına uyun ve O’na iman edin ki günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acıklı azaptan korusun.” (Ahkâf, 46/31)
Bu topluluk, duyduğu vahyi kendisine saklamıyor; kendi kavmine dönüyor, onlara anlatıyor ve Allah’ın çağrısına uymalarını istiyor. Böylece dinleme, iman etme ve başkalarını uyarmanın birbiriyle bağlantılı olduğu görülüyor.
Benim yorumum açısından burada önemli olan nokta şudur: Cin sıfatıyla anılan bu topluluk, değişmez biçimde kötülüğe mahkûm edilmiş, hakikati hiçbir zaman kabul edemeyecek bir topluluk değildir. Vahyi dinleyebilmekte, iman edebilmekte ve başkalarını doğru yola çağırabilmektedir. Demek ki cin kavramını yalnızca kötülükle, şeytanlaşmayla veya geri dönüşü olmayan bir sapmayla özdeşleştirmek doğru olmaz.
Cin Sıfatı ile Şeytanlaşmış İnsan Aynı Şey Değildir
Burada özellikle açıklığa kavuşturmamız gereken bir ayrım var. Ben cin sıfatını, gözünü hakikate kapatmış, kulağını öğüde tıkamış ve kalbi mühürlenmiş insanla aynı anlamda kullanmıyorum.
Kur’an, hakikati bile bile reddeden, uyarılardan yüz çeviren ve yanlışında ısrar eden insanlardan söz eder. Böyle bir insanın durumu, yalnızca yanlış bir yolda bulunmakla açıklanamayacak kadar ağırlaşabilir. İnsan, tercihleriyle kendisini öyle bir noktaya taşıyabilir ki artık hakikati görmek istemez, duyduğu sözü değerlendirmez ve kendisine yapılan uyarılardan yararlanamaz. Kur’an’ın kalbin mühürlenmesiyle ilgili anlatımları, bu ağır duruma dikkat çeker.
Fakat her yanlış yola yönelen insanın böyle bir son noktaya ulaştığını söyleyemeyiz. İnsan yanılabilir, yanlış bir düşünceye kapılabilir, bir süre yanlış yolda yürüyebilir; ardından duyduğu bir sözle kendisini sorgulayabilir ve yönünü değiştirebilir. Cin Suresi’nde anlatılan topluluğun vahyi dinlemesi ve iman etmesi, benim üzerinde durduğum bu ayrım bakımından önemlidir.
Dolayısıyla burada cin sıfatıyla anlatılan konum, insanın mutlaka hakikate kapandığı ve artık dönüş imkânının kalmadığı bir durum değildir. İnsan bulunduğu konumdan başka bir konuma geçebilir. Vahyi dinleyip onun çağrısına cevap verebilir; yanlış bir yönelişten vazgeçip takva yolunu benimseyebilir.
İşte bu nedenle cin kavramını yalnızca “kötü insan” diye açıklamak da yeterli değildir. Asıl mesele, insanın hangi konumda bulunduğu, hangi yolu benimsediği ve vahiy karşısında nasıl bir tutum aldığıdır.
İnsan ve Cin Neden Birlikte Anılıyor?
Kur’an’da cin ve insan kelimelerinin birlikte geçtiği başka ayetler de vardır. Bunlardan biri, Allah’ın elçileri aracılığıyla yaptığı uyarıyı anlatır:
“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınız konusunda sizi uyaran elçiler gelmedi mi?” (En’âm, 6/130)
Bu ayet, cin ve insan topluluklarının sorumluluk ve uyarılma bağlamında birlikte anıldığını gösterir. Geleneksel yorum bu ifadeyi, iki ayrı topluluğa hitap olarak anlar. Benim yaklaşımım ise bu kullanımı, insanın farklı konumları üzerinden yeniden değerlendirmektir.
Bir kelimenin anlamını araştırırken, onun hangi kelimelerle birlikte kullanıldığına, hangi olay içinde geçtiğine ve anlatımın hangi noktayı öne çıkardığına bakmalıyız. Cin ve insanın birlikte anıldığı ayetleri de bu yöntemle ele almak gerekir. Burada benim vardığım sonuç, bu ayrımın insanın yol ve konum farklılığı üzerinden anlaşılabileceğidir.
Bununla birlikte, bu yorumun Kur’an’daki her ifadeyi tek tek açıklaması gerekir. Özellikle İblis’in cinlerden olduğunu bildiren Kehf Suresi’nin 50. ayeti ve cinlerin ateşten yaratılışıyla ilgili ayetler, bu incelemede göz ardı edilemez. Bu ayetleri görmezden gelerek bir sonuca ulaşmak, Kur’an bütünlüğüyle hareket etmek anlamına gelmez. Tam tersine, savunduğumuz yorumun bu ayetlerle nasıl bir anlam ilişkisi kurduğunu da açıklamak zorundayız.
İblis, İnsan ve Yanlış Yolun Teklifi
İnsan neden yanlış bir yola yönelir? Kur’an, insanın önüne farklı yönelişlerin çıktığını, onun da bunlar karşısında bir tutum aldığını anlatır. İblis kıssası, bu bakımdan insanın sorumluluğu üzerinde düşünmemizi sağlar.
Âdem’e secde emrinin anlatıldığı ayetlerde İblis’in bu emre uymadığı bildirilir. Kur’an, İblis’in tutumunu onun üstünlük iddiası ve kendisini Âdem’den daha hayırlı görmesiyle açıklar:
“Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” (A’râf, 7/12)
Bu sözde yalnızca yaratılış malzemesinden söz edilmiyor; bir üstünlük iddiası ve emre karşı çıkış da bulunuyor. İblis’in tutumu, kendisini başkasından üstün görmenin ve bu iddia uğruna doğru olana karşı çıkmanın nasıl bir sapmaya dönüşebileceğini gösteriyor.
Ancak burada ayetlerin açık ifadelerini birbirine karıştırmamak gerekir. Bakara Suresi’nin 34. ayetinde İblis, Âdem’e secde etmeyenlerin istisnası olarak anılır; Kehf Suresi’nin 50. ayetinde ise açıkça cinlerden olduğu belirtilir. Bu nedenle İblis’i doğrudan melek diye tanımlamak doğru olmaz. Onun kıssası, cin kavramına ilişkin yorumumuzda ayrıca ele alınması gereken önemli bir konudur.
Benim burada vurguladığım nokta, İblis’in tutumunun insan açısından taşıdığı anlamdır: Üstünlük iddiası, kibir ve doğru olana karşı direnme, insanı Rabb’inin yolundan uzaklaştırabilir. İnsan bu tür yönelişleri benimseyebilir; fakat bunlardan vazgeçerek başka bir yolu da seçebilir. Bu nedenle insanın bulunduğu konumu değişmez bir kimlik gibi düşünmemeliyiz.
Ateşten Yaratılış Ayetleri Nasıl Ele Alınmalı?
Cin kavramı üzerinde düşünürken Hicr Suresi’nde insanın çamurdan, cânın ise dumansız ateşten yaratıldığını bildiren ayetlerle de karşılaşırız:
“Andolsun, insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık. Cânı da daha önce yalın, dumansız ateşten yaratmıştık.” (Hicr, 15/26–27)
Bu ayetleri, cin kavramına ilişkin önceden kabul ettiğimiz bir düşünceyi doğrulamak için değil, Kur’an’ın bütünlüğü içinde değerlendirmeliyiz. Aynı şekilde, A’râf Suresi’nin 12. ayetinde İblis’in ateşten yaratıldığını söylemesi de bu konunun anlaşılmasında dikkate alınması gereken bir ifadedir.
Burada önemli olan, ayetlerin açıkça bildirdiği hususlarla bizim bu ifadelerden çıkardığımız sonuçları birbirinden ayırmaktır. Ateşten yaratılış anlatımlarını yalnızca mecaz olarak değerlendirmek veya anlamlarını tek bir açıklamayla sınırlandırmak yerine, ilgili ayetleri kendi bağlamları ve Kur’an’ın genel anlatımı içinde ele almalıyız.
Cin kelimesinin anlamını araştırırken asıl üzerinde durmamız gereken konu, bu ifadeleri peşinen belirli bir varlık anlayışına bağlamak değil; Kur’an’ın bütününde cin kavramının nasıl bir anlam taşıdığını ortaya çıkarmaktır.
Cin Çarpar mı?
Şimdi başlığımızdaki soruya gelelim. Bir insanın hastalanması, korkması, davranışlarının değişmesi veya açıklamakta zorlandığımız bir durum yaşaması karşısında hemen “Cin çarptı” demek doğru mudur?
Bir olayın sebebini bilmiyor olmamız, onu görünmeyen bir varlığa bağlamak için yeterli değildir. Bilinmeyenle karşılaştığımızda yapmamız gereken, korkularımızı büyütmek değil; olayın gerçek sebebini araştırmak, aklımızı kullanmak ve elimizdeki imkânlarla doğru bir açıklama aramaktır.
Kur’an’da insanın Allah’tan başkasına sığınmasının eleştirildiği bir ayet vardır:
“Gerçek şu ki, insanlardan bazı kimseler cinlerden bazı kimselere sığınırlardı; bu da onların azgınlıklarını artırırdı.” (Cin, 72/6)
Bu ayet, insanların cin diye adlandırılan kimselere sığınmasını ve bunun sonuçlarını anlatır. Ayetteki ifadeyi, geleneksel cin tasavvurunun bütün ayrıntılarını doğrulayan bir kanıt gibi değerlendirmek yerine, bağlamı içinde ele almalıyız. Ayet, insanın korku ve çaresizlik içinde yanlış bir sığınak aramasının onu daha da kötü bir konuma sürükleyebileceğini düşündürür.
Bu nedenle bir hastalığı veya ruhsal sıkıntıyı incelemeden cin çarpmasına bağlamak, insanı gerçek sebebi araştırmaktan uzaklaştırabilir. Hastalıkların ve davranış değişikliklerinin tıbbi, psikolojik veya çevresel sebepleri olabilir. Bunları araştırmak yerine görünmeyen bir gücü suçlamak, çözümün önünü kapatabilir.
Kur’an’ın rehberliğine yöneldiğimizde, korkuyla hareket etmek yerine düşünmeyi, araştırmayı ve doğru olanı aramayı esas almalıyız. Bilmediğimiz her şeyi cinlere bağlamak, hakikati araştırmanın yerini alamaz.
Sonuç: Cin Kavramını Yeniden Düşünmek
Bu bölüm boyunca cin kelimesine alışılmış kabullerden hareketle değil, Kur’an bütünlüğü içinde bakmaya çalıştık. Benim vardığım sonuç şudur: Cin, insanlardan ayrı, görünmeyen bir varlık türü olarak değil; insanın bulunduğu konumu ve benimsediği yolu anlatan bir sıfat olarak anlaşılmalıdır.
Bu yaklaşımda cin sıfatı, mutlaka şeytanlaşmış, hakikate gözünü kapatmış ve dönüş imkânını yitirmiş insan anlamına gelmez. İnsan yanlış bir yöneliş içinde bulunabilir; fakat vahyi dinleyerek, düşünerek ve iman ederek yönünü değiştirebilir. Cin Suresi’nde Kur’an’ı dinleyen topluluğun iman etmesi ve Ahkâf Suresi’nde kendi kavmini uyarması, bu açıdan üzerinde durulması gereken anlatımlardır.
Bununla birlikte, bu görüşün sağlam bir temele oturması için İblis’in cinlerden olduğunu bildiren ayet ve ateşten yaratılış anlatımları da aynı bütünlük içinde açıklanmalıdır. Bir yorumu savunmak, yalnızca onu destekleyen ifadeleri seçmek değil, açıklanması gereken bütün ayetlerle yüzleşmek demektir.
Öyleyse cin çarpması diye adlandırılan her olayı, baştan görünmeyen bir varlığa bağlamak yerine, önce ne yaşandığını ve gerçek sebebin ne olabileceğini araştırmalıyız. Korkuların ve geleneksel kabullerin yerine aklı, sorgulamayı ve Kur’an’ı bütün olarak okumayı koymalıyız.
Çünkü asıl mesele, bir kelimeden korkmak değil; o kelimenin ne anlattığını doğru anlamaya çalışmaktır.
CİNCİ HOCA, BİR DUR DA KUR’AN’A BAKALIM!
İnsanlara cinlerin kendilerine musallat olduğunu, bedenlerine girdiğini, iradelerini ele geçirdiğini söyleyenler var. Bir de bu cinleri çıkarabileceğini iddia edenler… Peki, bir insanın bedeninde cin bulunduğuna kim karar veriyor? Bu kararı hangi bilgiye dayanarak veriyor? Daha da önemlisi, kendisine böyle bir yetkiyi kim veriyor?
Bir düşünün! Önce insana görünmeyen bir düşmanınız olduğu söyleniyor. Ardından bu düşmanı sizin göremediğiniz, anlayamadığınız, ancak kendisinin tanıyabildiği anlatılıyor. Sonra da sizi bu düşmandan kurtaracak kişinin yine kendisi olduğu söyleniyor. Böylece insan hem korkusunun sebebini hem de o korkudan kurtuluş yolunu aynı kişinin sözlerinde aramaya başlıyor. Ne kadar kullanışlı bir düzen, değil mi? Önce korku, sonra korkuya çare!
Peki, Kur’an bu konuda bize ne söylüyor?
Allah, bilmediğimiz şeylerin peşinden gitmememizi istiyor:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 17/36)
Cinci hoca kardeşim, bu ayeti sen de okuyorsun, değil mi? Öyleyse sana soralım: Bir insanın bedeninde cin bulunduğunu hangi bilgiyle tespit ediyorsun? Onun konuşmasını, hastalığını, korkusunu veya davranışlarındaki değişikliği cinlere nasıl bağlıyorsun? Elinde doğrulanabilir bir bilgi mi var, yoksa insanın korkusunu kendi yorumunla mı besliyorsun?
Kur’an, bilmediğimiz şeyler hakkında konuşurken bizi sorumlu tutuyorsa, senin de söylediklerinin sorumluluğunu taşıman gerekmez mi? İnsanlara Allah adına bir şey anlatıyorsan, bunun hesabını da vereceğini düşünmen gerekmez mi?
Bir de şu ayeti birlikte okuyalım:
“Gerçek şu ki, insanlardan bazı kimseler cinlerden bazı kimselere sığınırlardı; bu da onların azgınlıklarını artırırdı.” (Cin, 72/6)
İşte şimdi biraz durup düşünelim. İnsanlar korkuya kapılıyor, kendilerini koruyacak bir güç arıyor ve cinlerden korunmak için başka kimselere sığınıyor. Kur’an ise bu sığınmanın onları daha da kötü bir duruma sürüklediğini bildiriyor.
Öyleyse insanları cin korkusuna teslim edip sonra kendilerine sığınak olarak sunulanlar, bu ayeti nasıl açıklıyor? İnsanları Allah’a güvenmeye ve doğruyu araştırmaya mı yöneltiyorlar, yoksa kendi özel güçlerine inanmayı mı öğretiyorlar?
Burada mesele dua etmek değil; insanın korkusunu kullanarak kendisine özel bir güç ve yetki atfetmektir. Bir insanın başkası için dua etmesi başka, görünmeyen varlıkları kontrol ettiğini veya insan bedeninden çıkarabildiğini iddia etmesi başkadır. Bu iki şeyi birbirine karıştırmayalım.
Cinci hoca, Allah adına konuşmak o kadar kolay mı?
Allah, din adına hüküm uydurulmasını sorgularken şöyle buyuruyor:
“De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (Yûnus, 10/59)
Bu ayetin üzerinde biraz düşünmeni istiyorum. İnsanların kendi sözlerini Allah’ın hükmü gibi sunmaları doğru değilse, kendi iddialarını da Allah’ın bildirdiği kesin gerçekler gibi sunamazlar. Bir kişinin kendisini cinler konusunda özel yetkili ilan etmesi, ona gerçekten böyle bir yetki kazandırmaz.
Peki, cinci hoca kardeşim, senin cinleri gördüğünü, onlarla konuştuğunu, onları yönettiğini veya bir insanın bedeninden çıkardığını söylediğini varsayalım. Bunları hangi ayete dayanarak söylüyorsun? Kur’an’ın hangi ayeti sana bu yetkiyi veriyor? Lütfen insanların sana anlattıklarını, büyüklerinden duyduklarını veya yıllardır tekrarlanan hikâyeleri değil, Allah’ın kitabındaki delili göster.
Çünkü bir şeyin çok anlatılması, onun doğru olduğunu göstermez. İnsanların sana inanması da iddianın kanıtı değildir. Bir topluluğun bir inanca bağlanmasıyla o inancın Allah tarafından doğrulanmış olması aynı şey değildir.
Asıl mesele cin değil, insanın korkusudur!
Bir insan hastalandığında hemen cin çarptığı söylenirse ne olur? Belki tedavi edilmesi gereken bir hastalık gözden kaçar. Belki ruhsal sıkıntı yaşayan biri, ihtiyacı olan yardımı almak yerine korkutulur. Belki ailesi, yaşadığı her sorunu görünmeyen varlıklara bağlamaya başlar. Böylece açıklanması ve çözülmesi gereken gerçek sorunların üzerine bir korku perdesi çekilir.
Cinci hocalık iddiasını sorgulamamızın sebebi budur. İnsanların yaşadığı sıkıntıları küçümsemiyoruz. Tam tersine, onların korkularının ve çaresizliklerinin istismar edilmesine karşı çıkıyoruz. Bir insanın yardım aramasını değil, yardım adı altında doğrulanmamış iddialarla kendisine bağımlı hâle getirilmesini sorguluyoruz.
Şimdi son bir soru soralım: İnsanların korkularından yararlanarak kendisine güç kazandıran biri, gerçekten insanları özgürleştiriyor mu, yoksa korkularını daha da büyütüyor mu?
Cinci hoca kardeşim, bu sorulara kızmak yerine cevap vermeyi dene. Çünkü sorgulanmaktan rahatsız olmak, bir iddianın doğru olduğunu göstermez. Kur’an’ın ölçüsü karşısında herkes söylediklerini gözden geçirmek zorundadır.
Son sözümüz açık olsun: Cin korkusunu kullanarak kendisine özel yetki atfeden hiç kimse, yalnızca bu iddiayla hakikat sahibi olmaz. İnsanların inanması, anlatılanların delili değildir. Din adına konuşmak da insanı sorumluluktan kurtarmaz.
“De ki: Haydi, delilinizi getirin; eğer doğru söyleyenlerseniz.” (Neml, 27/64)
İşte ölçü budur: İddian varsa delilini getir!
İnsanları korkutarak değil, gerçeği açıklayarak ikna et. Allah adına konuşuyorsan, Allah’ın söylemediğini O’na söyletme. Cinleri çıkarabildiğini iddia ediyorsan, önce bu iddianın dayanağını ortaya koy. Çünkü insanları inandırmak başka, hakikati kanıtlamak başkadır.
Kur’an’ı rehber edinen insan, korkusunu bir başkasının eline teslim etmez; düşünür, sorgular ve delil ister. Cinci hocalık iddiasına karşı sorulması gereken en temel soru da budur:
Seni cinlerin efendisi yapan kim: Allah mı, yoksa insanların sana duyduğu korku mu?
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah’ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com