KUR’AN VE İNSAN İLİŞKİSİ – Özet
Kur’an, Allah’ın insanlara doğru yolu göstermek, sorumluluklarını bildirmek ve hayatlarını doğru ölçülere göre düzenlemelerini sağlamak amacıyla indirdiği ilahî kitaptır. Allah, insanı yaratmakla kalmamış; ona seslenmiş, düşünmesini, aklını kullanmasını ve doğruyla yanlışı ayırt etmesini istemiştir. Nitekim “Şüphesiz bu Kur’an en doğru yola iletir.” (İsrâ 17/9) ayeti, Kur’an’ın insan hayatındaki yerini açıkça ortaya koyar.
Peki, Allah insana mesajını ulaştırmışken insan bu mesajla nasıl bir ilişki kurmaktadır? Kur’an’ı okumak, anlamak ve gereğini yerine getirmek aynı şey değildir. İnsan ayetleri okuyabilir, ezberleyebilir ve Kur’an’a saygı duyduğunu söyleyebilir; ancak davranışlarını belirlerken onun bildirdiği ölçüleri göz ardı edebilir. Oysa Kur’an’la gerçek bir ilişki kurmak, ayetler üzerinde düşünmeyi ve gerektiğinde kendi tutumunu değiştirmeyi gerektirir. Furkân suresinde Resül’ün, “Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi.” (Furkân 25/30) şeklindeki şikâyeti, bu sorunun önemini gösterir. Kur’an’ı terk etmek, yalnızca onu okumamak değil, mesajını hayatın dışında bırakmak anlamına da gelebilir.
İnsan ile Allah arasındaki ilişkinin temelinde, kulluğun kime yöneltildiği meselesi de vardır. İnsan bazen yaratılmış varlıklara gereğinden fazla anlam yükleyerek onlara Allah’a ait yetkiler atfedebilir. Oysa Allah, kendisine yönelen kullarına yakın olduğunu bildirir: “Ben yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına karşılık veririm.” (Bakara 2/186). Bu ayet, insanın Allah’a doğrudan yönelmesinin önemini ortaya koyar. Bir insandan yardım istemek veya danışmak başka, ona Allah’a özgü yetkiler vermek başkadır. Fâtiha suresindeki “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fâtiha 1/5) ifadesi de kulluğun yönünü belirleyen temel ölçüyü açıklar.
Kur’an, insanın inançlarını sorgulamadan benimsemesini de eleştirir. Bir düşüncenin gelenekten geliyor veya toplumda yaygın kabul görüyor olması, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Bakara suresinin 170. ayetinde, atalarını üzerinde buldukları yola uymayı yeterli görenlerin tutumu sorgulanır. Bu uyarı, din adına öğrenilen bilgilerin araştırılması ve Allah’ın mesajıyla karşılaştırılması gerektiğini hatırlatır. İnsan başkalarının bilgisinden yararlanabilir; ancak doğruyu araştırma sorumluluğunu başkasına bırakmamalıdır.
İnsanın nankörlüğü ise kendisine verilen nimetleri unutmasında ve sorumluluklarını göz ardı etmesinde ortaya çıkar. Abese suresindeki “Kahrolası insan! Ne kadar da nankördür!” (Abese 80/17) ifadesi, insanı kendi tutumunu sorgulamaya çağırır. Allah’ın nimetlerinden yararlanırken O’nun bildirdiği sorumlulukları ne ölçüde yerine getiriyoruz? Doğruyu öğrendiğimizde onu uyguluyor muyuz, yoksa çıkarlarımıza ters düştüğünde görmezden mi geliyoruz?
Bu sorular, insanın kendi arzu ve isteklerini ölçü hâline getirmesi meselesini de gündeme getirir. Câsiye suresinin 23. ayetinde, kendi hevesini ilah edinen insanın durumu ele alınır. İnsan, hoşuna gideni doğru kabul edip çıkarına uymayan gerçekleri reddettiğinde, kararlarını Allah’ın bildirdiği ölçüler yerine kendi isteklerine göre vermeye başlar. Böylece inanç ile davranış arasındaki bağ zayıflar; Kur’an’a bağlılık sözde kalırken hayat başka ölçülerle şekillenir.
Sonuç olarak Kur’an ve insan ilişkisi, bir kitabı okumak veya ona saygı göstermekle sınırlı değildir. Asıl mesele, Allah’ın mesajını anlamak, onu geleneklerin ve kişisel çıkarların gölgesinde bırakmamak ve davranışlarını bu mesaj doğrultusunda değerlendirmektir. Kendimize şu soruyu yöneltelim: Kur’an’ı yalnızca okuyor muyuz, yoksa yanlışlarımızı görmemize ve hayatımızı değiştirmemize de imkân tanıyor muyuz? Çünkü önemli olan, Kur’an’ın elimizde bulunması değil, mesajının hayatımızda karşılık bulmasıdır.
Aynı başlıktaki daha kapsamlı bilgiler için aşağıdaki web adresinde yer alan makaleyi inceleyebilirsiniz.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah’ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com