KUR’AN’IN DİNİ HAYATI KORUR, UYDURULMUŞ DİN CAN ALIR
Kur’an-ı Kerim, insan hayatını en üstün değerlerden biri olarak kabul eder. Canı veren de alan da Allah’tır. Bu sebeple hiç kimse, Allah’ın açıkça hüküm vermediği bir konuda bir insanın hayatına son verme yetkisine sahip değildir.
Buna rağmen tarih boyunca din adına ortaya konulan bazı anlayışlar, Allah’ın kitabında bulunmayan ölüm cezalarını dinin bir parçası hâline getirmiştir. “Dinden döneni öldürün”, “recm edin”, “namaz kılmayanı öldürün” gibi hükümler, Kur’an’ın değil; sonradan dine eklenen anlayışların ürünüdür. Kur’an ise bu konuda son derece açıktır.
“…Kim haksız yere bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur…”
(Mâide, 5/32)
Bu ayet, insan hayatının ne kadar büyük bir emanet olduğunu ortaya koymaktadır. Allah, haksız yere cana kıymayı bütün insanlığı öldürmekle bir tutmaktadır.
Kur’an, dinden dönen kimselerden de söz eder; ancak onlar için dünyada uygulanacak bir ölüm cezası bildirmez.
“…Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların amelleri dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Onlar ateş halkıdır; orada ebedî kalacaklardır.”
(Bakara, 2/217)
Dikkat edilirse ayet, dinden dönen kişinin hükmünü Allah’a bırakmaktadır. Ahiretteki karşılığını bildirirken, dünyada insanlar tarafından uygulanacak herhangi bir ölüm cezasından söz etmemektedir. Eğer Allah böyle bir ceza takdir etmiş olsaydı, bunu açıkça bildirirdi. Çünkü insan hayatına son vermek, üstü kapalı bırakılacak bir mesele değildir.
İşte bu nedenle, Allah’ın bildirmediği ölüm cezalarını dine mal etmek, Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüyle bağdaşmamaktadır.
KUR’AN’IN DİNİ HAYATI KORUR, UYDURULMUŞ DİN CAN ALIR
İnsan hayatı, Allah’ın insana verdiği en büyük emanetlerden biridir. Bu nedenle Kur’an, haksız yere bir cana kıymayı en ağır suçlardan biri olarak tanımlar. Canı veren de alan da Allah’tır. Bu sebeple hiç kimse, Allah’ın açıkça hüküm vermediği bir konuda bir insanın hayatına son verme yetkisine sahip değildir.
Buna rağmen tarih boyunca din adına ortaya çıkan bazı anlayışlar, Allah’ın indirmediği ölüm cezalarını dinin bir parçası hâline getirmiştir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, “Dinden döneni öldürün.” sözüdür. Oysa Kur’an’a baktığımızda, dinden dönen kimse için insanlar tarafından uygulanacak herhangi bir ölüm cezası bulunmaz. Rabb’imiz şöyle buyurur:
“…Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları dünyada da ahirette boşa gitmiştir. Onlar ateş halkıdır; orada sürekli kalacaklardır.”
(Bakara, 2/217)
Ayet dikkatle okunduğunda görülecektir ki, dinden dönmenin cezası insanlar tarafından değil, Allah tarafından verilmektedir. Dünyada uygulanacak bir idam cezasından söz edilmez. Çünkü iman kalbin tercihidir; kalplerin hükmünü ise yalnız Allah bilir.
Kur’an’ın temel ilkelerinden biri, inancın baskıyla değil özgür tercihle oluşmasıdır.
“Dinde zorlama yoktur…”
(Bakara, 2/256)
Bir insanı, inancını değiştirdiği için ölümle tehdit etmek, onu iman etmeye değil, inanıyormuş gibi yaşamaya zorlar. Böyle bir anlayış ihlas üretmez; riyakârlık üretir. Oysa Allah gösterişi değil, samimi imanı ister. Kur’an, Maide Suresinde insan hayatının değerini de açıkça ortaya koymaktadır. Bir tek masum insanın hayatını bütün insanlık kadar değerli gören bir kitabın, inancını değiştiren bir insanın öldürülmesini emretmesi düşünülemez.
Ne yazık ki zamanla Allah’ın indirmediği bazı hükümler dine eklenmiş, ardından bunlar Nebi Muhammed’e isnat edilmiştir. Böylece rahmet elçisi olan Nebi, sanki din adına ölüm cezaları veren biriymiş gibi tanıtılmıştır. Oysa Kur’an, Nebi’nin görevini çok açık biçimde bildirir:
“Sen ancak bir öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin.”
(Ğâşiye, 88/21-22)
“Resule düşen ancak apaçık tebliğdir.”
(Nûr, 24/54)
Nebi Muhammed’in görevi insanları zorlamak veya öldürmek değil, Allah’ın mesajını eksiksiz ulaştırmaktı. İnsanların iman edip etmemelerinin hesabı ise yalnız Allah’a aittir. Bu nedenle Kur’an’a aykırı ölüm hükümlerini Nebi Muhammed’e isnat etmek, ona yapılabilecek en büyük iftiralardan biridir. Bugün her Müslümanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: Ben dinimi Allah’ın koruduğu Kur’an’dan mı öğreniyorum, yoksa sonradan oluşturulmuş rivayetlerden mi? Çünkü bir tarafta insan hayatını koruyan Allah’ın hükümleri, diğer tarafta ise Allah’ın kitabında bulunmayan ölüm fetvaları vardır.
HÜKÜM KOYMA YETKİSİ KİMİNDİR?
Bir ülkede kanun yapma yetkisi kime aitse, cezaları da o belirler. Hiçbir hâkim, kanunda bulunmayan bir suça ceza veremez. Çünkü hüküm koyma yetkisi kişilere değil, kanunu koyana aittir.
Allah’ın dini için de değişmeyen ilke budur. Dinin sahibi Allah’tır. Helali de haramı da, ibadetleri de cezaları da belirleme yetkisi yalnız O’na aittir. Kur’an bu gerçeği açıkça bildirir:
“…Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmez.”
(Yûsuf, 12/40)
Bu ayet, hüküm koyma yetkisinin yalnız Allah’a ait olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı gerçek başka bir ayette de vurgulanır:
“…Hüküm yalnız Allah’ındır. O gerçeği anlatır ve hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” (En’âm, 6/57)
Kur’an, Allah’ın izin vermediği hükümleri dine sokanları da şöyle uyarır:
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine din kılan ortakları mı var?” (Şûrâ, 42/21)
Bu ayet, din adına söylenen her sözün Allah’tan kaynaklanmadığını göstermektedir. Bir hükmün yüzyıllardır uygulanıyor olması veya çoğunluk tarafından benimsenmesi, onu Allah’ın hükmü yapmaz. Ölçü yalnız Allah’ın kitabıdır. Rabb’imiz bu konuda son noktayı koymaktadır:
“…O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.”
(Kehf, 18/26)
Öyleyse her Müslüman kendisine şu soruyu sormalıdır: Bir hükmün Allah’a ait olduğunu nereden biliyorum? Eğer cevabı Kur’an’da açıkça bulunmuyorsa, o hükmü yeniden değerlendirmek gerekir. Çünkü Allah, dinini insanların yorumlarına değil, koruması altındaki kitabına emanet etmiştir.
İşte bu nedenle kitabın bundan sonraki sayfalarında ele alınacak her konuda tek ölçümüz Kur’an olacaktır. Allah’ın bildirdiği hüküm kabul edilir; Allah’ın bildirmediği hiçbir hüküm O’nun dinine nispet edilemez.
RECM: ALLAH’IN HÜKMÜ MÜ, İNSANLARIN HÜKMÜ MÜ?
Kur’an zina suçunun cezasını açıkça bildirmiştir. Bu nedenle cevaplanması gereken soru, “Recm var mı?” değil; “Allah zina cezasını nasıl belirlemiştir?” sorusudur.
Rabb’imiz şöyle buyurur:
“Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, Allah’ın dini konusunda onlara karşı acıma duygusuna kapılmayın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun.” (Nûr, 24/2)
Bu ayette dikkat çeken üç husus vardır. Birincisi, ceza kadın ve erkek için aynıdır. İkincisi, evli-bekâr ayırımı yapılmamıştır. Üçüncüsü, bildirilen ceza yüz değnektir. Taşlayarak öldürmeden söz edilmez. Kur’an, zina isnadını da ağır şartlara bağlamıştır.
“Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup sonra da dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun…”
(Nûr, 24/4)
Böylece hem suçun ispatı zorlaştırılmış hem de insanların namus ve haysiyeti korunmuştur. Allah zina cezasını açıkça belirlemişken, recm hükmü nereden gelmektedir? Kur’an’da bu sorunun cevabı yoktur. Çünkü Kur’an’da recm cezasını emreden tek bir ayet bulunmaz. Bir Müslüman için ölçü Allah’ın kitabıdır. Allah’ın bildirdiği hüküm esas alınır; Allah’ın bildirmediği bir ceza ise O’nun dinine nispet edilemez.
Bu sebeple zina konusunda Kur’an’ın hükmü esas alınmalı, din adına ileri sürülen her görüş de bu hükme göre değerlendirilmelidir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah’ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com