Ölüm, dünya hayatı ile ahiret boyutu arasında geri dönüşü ve geçişi olmayan, ilahi yasalarla belirlenmiş kesin bir sınır (“berzah”) çizer. Kur’an-ı Kerim’in açık beyanlarına göre, ölmüş kişilerin dünya boyutuyla hiçbir iletişimi kalmadığı gibi, hayattaki insanların sonradan ürettiği sevapları, okudukları duaları, yaptıkları hatimleri veya bağışladıkları ibadetleri ölenlerin hesabına transfer etmeleri de ilahi adalet sistemi gereği imkansızdır. İslam dininin özünü oluşturan adalet ilkesine göre sorumluluk tamamen bireyseldir ve her insan ahirette sadece kendi özgür iradesiyle ortaya koyduğu emeğin, kendi yapıp ettiklerinin karşılığını görebilir. Geleneksel kültürün ürettiği “ölülere sevap gönderme” yanılgısı, insanı yaşarken sorumluluk almaktan uzaklaştıran ve Kur’an’ın adil yargılama ilkeleriyle tamamen çelişen bir kabuldür. Yüce Allah bu gerçeği Necm Suresi’nde son derece net bir ilkeyle ortaya koymuştur:
“Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur.” (Necm, 53/39)
Bu bağlamda değerlendirildiğinde, ölmüş yakınlarımızın ardından gerçekleştirdiğimiz dua eylemi, ölüye doğrudan bir manevi kazanç paketi fırlatmak ya da onun ahiretteki mevcut durumunu bizim isteklerimiz doğrultusunda manipüle edip değiştirmek anlamına gelmez. Dua, aslında hayatta kalan bizlerin Yüce Allah’ın sonsuz merhametine sığınması, ölümü çok yakından hissederek kendi kulluk bilincini tazelemesi ve iç dünyasını arındırması için eşsiz bir vesiledir. Kur’an bize, geçmiş müminlerin ardından nasıl duru ve arınmış bir bilinçle dua etmemiz gerektiğini şu örnekle öğretir:
“Onlardan sonra gelenler şöyle derler: ‘Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin.’” (Haşr, 59/10)
Kur’an’ın çizdiği sarsılmaz adalet sınırları içinde hiç kimse bir başkasının dünyada bıraktığı dinsel açığını geriden kapatamaz veya onun adına bir sorumluluk üstlenemez. Sonuç olarak, ölüm anıyla birlikte amel defteri tamamen kapanan ölülerin arkasından yapılacak tek doğru, meşru ve mantıklı hamle onları her şeyin gerçek sahibi olan Allah’a emanet edip bağışlanma dilemektir; asıl sorumluluk, mesaj ve fayda ise Kur’an’ın uyarıcı ilkelerine göre kendi hayatını yeniden şekillendirmesi, vaktini iyi değerlendirmesi ve yaşayan kalplere hakikati ulaştırması gereken dirilere, yani şu an nefes almakta olan yaşayan insanlara aittir. Yâ-Sîn Suresi’nde açıkça belirtildiği gibi, bu ilahi çağrı mezarlıklara değil, hayatın kendisine hitap etmektedir:
“Bu (Kur’an), dirileri uyarsın ve inkârcılara karşı söz hak olsun diye indirilmiştir.” (Yâ-Sîn, 36/70)
Aynı başlıktaki daha kapsamlı bilgiler için aşağıdaki web adresinde yer alan makaleyi inceleyebilirsiniz.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun. aydinorhon.com