RESÛLE TÂBİ OLMAK NE DEMEKTİR? – Özet
İnsan, hayatı boyunca mutlaka birilerine veya bir düşünceye tâbi olur. Asıl önemli olan ise kime tâbi olduğudur. Çünkü tâbi olunan kaynak, insanın inancını, ibadetini, ahlakını ve hayat anlayışını şekillendirir. Bu nedenle Kur’an, insanı körü körüne insanlara değil, Allah’ın indirdiği vahye yönlendirmektedir.
Rabb’imiz, Elçisine şöyle buyurmaktadır:
“De ki: Ben, size vahyedilenden başkasına uymam.” (Ahkâf, 46/9)
Yine başka bir ayette:
“Rabb’inden sana vahyedilene uy.” (En’âm, 6/106)
Bu iki ayet, Resûl’ün hayatındaki temel ilkeyi ortaya koymaktadır. O, yalnızca Allah’ın vahyine tâbi olmuş, din adına kendi görüşünü ortaya koymamış, insanları da sadece Allah’ın indirdiği vahye çağırmıştır. O hâlde Resûl’e tâbi olmak isteyen bir mümin de onun izlediği yolu izlemeli, onun bağlı kaldığı Kur’an’a bağlı kalmalıdır.
Resûl hayattayken insanlar Kur’an’ın nasıl yaşandığını onun hayatında görüyorlardı. O, vahyin yaşayan örneğiydi. Ancak Resûl’ün vefatından sonra ona tâbi olmanın anlamı değişmemiştir. Bugün ona tâbi olmak; onun adına yüzyıllar sonra söylenmiş her sözü dinin değişmez hükmü kabul etmek değil, onun ömrü boyunca sımsıkı sarıldığı Kur’an’a sarılmaktır.
Ne yazık ki zamanla Kur’an dışında Nebi Muhammed’e de din koyucu nitelikte vahiyler geldiği anlayışı yaygınlaşmıştır. Bu anlayış, hadisleri de ikinci bir vahiy kaynağı olarak görmüş, hatta bazı çevrelerde “Hadis ile ayet çelişirse hadis esas alınır.” anlayışına kadar varmıştır. Oysa Kur’an, Resûl’ün yalnızca kendisine vahyedilene uyduğunu açıkça bildirmektedir. Bu sebeple Resûl’e bağlılık, onun tâbi olduğu vahyin önüne başka bir otorite koymakla değil, vahye bağlı kalmakla mümkündür.
Bugün birçok insan Kur’an’a tâbi olmak yerine mezhebine, tarikatına, cemaatine veya şeyhine tâbi olmayı din zannetmektedir. Bazıları şeyhlerinin sözlerini sorgulanamaz kabul etmekte, bazıları mezhep görüşlerini Kur’an’ın önüne geçirebilmekte, bazıları ise din adına söylenen her rivayeti Allah’ın hükmü gibi değerlendirmektedir. Böyle bir anlayış, insanı farkında olmadan Allah’ın kitabından uzaklaştırabilir.
Elbette ilim sahibi kimselerden faydalanılır. Ancak hiçbir âlim, hiçbir şeyh, hiçbir mezhep imamı ve hiçbir din büyüğü Allah’ın kitabının yerine geçemez. Onların sözleri ancak Kur’an’a uygun olduğu ölçüde değer taşır. Ölçü kişiler değil, vahiy olmalıdır.
İslâm dünyasının bugün birçok parçaya ayrılmış olmasının temel sebeplerinden biri de budur. Her grup kendi önderini merkeze almış, ortak ölçü olan Kur’an ise geri planda kalmıştır. Oysa gerçek birlik, insanlar etrafında değil, Allah’ın kitabı etrafında oluşur.
Sonuç olarak Resûl’e tâbi olmak, onun adını sürekli anmak veya ona nispet edilen her sözü sorgulamadan kabul etmek değildir. Gerçek tâbi oluş, onun bağlı kaldığı vahye bağlı kalmaktır. Çünkü Resûl, insanları kendisine değil, Allah’a çağırmıştır. Bugün de ona gerçekten tâbi olmak isteyen herkesin yolu aynıdır: Kur’an’a tâbi olmak, Allah’ın vahyini dinin tek ölçüsü kabul etmek ve bütün inanç ile uygulamalarını bu ölçüye göre değerlendirmektir.
Aynı başlıktaki daha kapsamlı bilgiler için aşağıdaki web adresinde yer alan makaleyi inceleyebilirsiniz.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah’ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com