25 Ekim 2026

TARİKATLARIN GÜCÜ, MEDYANIN SESSİZLİĞİ VE SİYASETİN HESABI — Özet

ile aydinorhon

Bir toplumda din adına ortaya çıkan yapıların güç kazanması tek başına sorun değildir. Asıl sorun, bu gücün hangi anlayış üzerine kurulduğu, nasıl kullanıldığı ve zamanla kendisini denetimden uzak tutabilecek bir konuma ulaşıp ulaşmadığıdır. Dinî bağlılıkla başlayan bir ilişki, sorgulanamaz bir otoriteye dönüştüğünde mesele artık yalnızca inanç alanında kalmaz; insanların düşünme özgürlüğünü, ekonomik tercihlerini, toplumsal ilişkilerini ve siyasi tutumlarını da etkileyebilir. Bu nedenle tarikatlar meselesini yalnızca dinî bir tercih olarak değil, dinî otoritenin nasıl güç ürettiği ve bu gücün kim tarafından denetlendiği sorusu üzerinden ele almak gerekir.

Sorunun temelinde, Allah’ın dini ile insanlar tarafından oluşturulan dinî otoritenin birbirine karıştırılması vardır. Bir insanın Kur’an’ı açıklamaya çalışması, bilgi vermesi veya başkalarıyla dinî konuları tartışması elbette onun doğal hakkıdır. Ancak kendi yorumunu Allah’ın kesin hükmü gibi sunması, kendisine itiraz edilmesini saygısızlık sayması ya da bağlılarından sorgusuz itaat beklemesi bambaşka bir durumdur. Kur’an, hükmün Allah’a ait olduğunu bildirir (Yûsuf, 12/40) ve insanları ayetler üzerinde düşünmeye çağırır (Sâd, 38/29). Buna göre bir kişinin dinî unvanı, çevresindeki kalabalık veya kendisine duyulan güven, sözlerini delilsiz biçimde doğru kabul etmek için yeterli olamaz.

Bu noktada dinî bağlılık, bir insanın kendi kararlarını başkasına devrettiği bir ilişkiye dönüşebilir. Bağlı kişi, liderinin her sözünü doğru kabul etmeye başladığında yalnızca düşüncesini değil, zamanla iradesini de ona teslim edebilir. Böyle bir ortamda itiraz etmek yanlış, ayrılmak vefasızlık, eleştirmek ise dinî bir kusur gibi gösterilebilir. Oysa bir insana duyulan sevgi ve güven, onun yanılmaz olduğu anlamına gelmez. Kur’an, gayb bilgisinin Allah’a ait olduğunu bildirir (Neml, 27/65); her insanın kendi yaptıklarından sorumlu olduğunu da hatırlatır (En‘âm, 6/164). Hiçbir manevi makam iddiası, insanın aklını kullanma ve kendi sorumluluğunu taşıma yükümlülüğünü ortadan kaldıramaz.

Dinî otorite sorgulanamaz hâle geldiğinde, bu otoritenin ekonomik ve toplumsal güce dönüşmesi de kolaylaşabilir. İnsanların güveni bağışlara, ticari ilişkilere, geniş bir dayanışma ağına ve zamanla kurumsal bir güce dönüşebilir. Bu imkânların varlığı tek başına kötü niyetin kanıtı değildir. Ancak kaynakların nasıl toplandığı, nasıl kullanıldığı ve kimlere hesap verildiği açık değilse, dinî bağlılıkla oluşan güvenin çıkar ilişkilerini korumak için kullanılması riski ortaya çıkar. Bir yapının gücü arttıkça hesap verme sorumluluğu da artmalıdır; fakat bazı durumlarda güç büyürken denetim zayıflayabilir. Asıl tehlike, insanların dinî gerekçelerle destekledikleri bir yapının faaliyetlerini sorgulamayı kendilerine yakıştıramaz hâle gelmesidir.

Ekonomik ve toplumsal gücün siyasi etkiye dönüşmesi, meselenin en önemli boyutlarından biridir. Geniş bir çevreyi etkileyebilen yapılar, seçim dönemlerinde siyasi partiler açısından önemli bir seçmen potansiyeli oluşturabilir. Böyle bir durumda siyasetçiler, doğru bulmadıkları uygulamalara karşı ses çıkarmak yerine oy kaybı ihtimalini hesaplayabilir. Sorun yalnızca bir siyasi partinin belirli bir grupla yakın ilişki kurması değildir; kamu yararının, adaletin ve hesap verebilirliğin seçim hesabına feda edilmesidir. Siyasi destek, herhangi bir yapıya hukukun veya eleştirinin dışında kalma ayrıcalığı vermemelidir. Bir toplumda oy gücü, yanlışların görmezden gelinmesini sağlayan bir kalkan hâline gelirse, demokratik denetim işlevini kaybetmeye başlar.

Medyanın tutumu da bu güç ilişkisinin önemli bir parçasıdır. Gazeteciliğin görevi, güçlü olanı güçlü olduğu için korumak değil, kamu yararını ilgilendiren konuları delilleriyle araştırmaktır. Fakat ekonomik, siyasi veya toplumsal baskı ihtimali, bazı medya kuruluşlarını belirli yapılar hakkında haber yapmaktan ya da sorular sormaktan uzaklaştırabilir. Bir yapı hakkında konuşmanın zorlaştığı, eleştirinin riskli görüldüğü ve haberlerin siyasi sonuçlarına göre değerlendirildiği bir ortamda kamuoyu eksik bilgiyle baş başa kalır. Böylece güç yalnızca sahip olduğu kaynaklarla değil, hakkında neyin konuşulabileceğini etkileyebilmesiyle de büyür. Denetimden uzaklaşan güç, bir süre sonra yalnızca davranışlarını değil, kendisi hakkındaki tartışmanın sınırlarını da belirlemeye çalışabilir.

Medya ile siyaset arasındaki bu çekingenlik birbirini beslediğinde, toplumun denetim imkânı daha da zayıflar. Siyasetçiler tepki göstermekten kaçındığında medya kendisini daha yalnız hissedebilir; medya yeterince araştırmadığında da kamuoyu sorunların boyutunu öğrenemeyebilir. Kamuoyunun yeterince bilgi sahibi olmadığı yerde hesap sorma gücü azalır. Böylece ekonomik imkân, dinî bağlılık, toplumsal nüfuz ve siyasi çıkar birbirini destekleyen bir döngü oluşturabilir. Bu döngüde en çok zarar gören, din adına sunulan her şeyi doğru kabul etmeye yönlendirilen insanlar ve gerçeği öğrenme hakkına sahip toplumdur.

Elbette bütün tarikatları aynı biçimde değerlendirmek, her dinî faaliyeti çıkar ilişkisi saymak veya herhangi bir kişi ya da kurum hakkındaki iddiaları kanıtlanmış gerçekler gibi sunmak doğru değildir. Eleştiri, somut olgulara ve güvenilir delillere dayanmalıdır. Fakat bu gereklilik, güçlü yapıların araştırılmasını engelleyen bir bahaneye de dönüşmemelidir. Adalet hem haksız suçlamalardan kaçınmayı hem de haklı soruları sormaktan vazgeçmemeyi gerektirir. Hiçbir yapı, dinî kimliği veya toplumsal desteği nedeniyle denetim dışında tutulamaz.

Sonuçta asıl mesele, tarikatların varlığından çok, dinî bağlılığın sorgulanamaz otoriteye, otoritenin ekonomik ve toplumsal güce, bu gücün siyasi etkiye, siyasi etkinin de denetimden kaçış imkânına dönüşmesidir. Bu zincir kırılmadığında din, insanları hakikate yönelten bir rehber olmaktan çıkarılıp belirli kişilerin veya yapıların gücünü koruyan bir araca dönüştürülebilir. Allah’ın dinini öğrenmek için bir insandan bilgi almak başka, Allah’ın dinini o insanın otoritesine teslim etmek başkadır. Bir yapının ne kadar kalabalık olduğu değil, iddialarının ne kadar sağlam delillere dayandığı; ne kadar güçlü olduğu değil, gücünü ne kadar hesap verebilir biçimde kullandığı önemlidir. Medyanın görevi araştırmak, siyasetin görevi adaleti korumak, toplumun görevi ise hiçbir kişi veya yapıyı sorgulanamaz görmemektir. Din adına kullanılan güç de diğer bütün güçler gibi eleştiriye, denetime ve hesap verebilirliğe açık olmalıdır.

Aynı başlıktaki daha kapsamlı bilgiler için aşağıdaki web adresinde yer alan makaleyi inceleyebilirsiniz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah’ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com