Hepimiz farklı coğrafyalarda doğduk ve bu coğrafyaların kültürel ve dini etkileriyle şekillendik. Doğduğumuz yer, ailemiz ve çevremiz, inancımızı belirleyen unsurlar arasında yer aldı. Kimimiz Akdeniz’de kimimiz Ege bölgesin de doğdu. Bana çocukken “Sen Sünni/Hanefi bir Müslümansın” dediler. Bu dini aldık kabul ettik, ancak bu kabulün arkasında yatan gerçekleri ben sorgulamadım. Kimse de sorgulamadı… Eğer Amerika’da doğsaydım muhtemelen Hristiyan olacaktım; İran’da doğsaydım Şii, Hindistan da doğsam Hinduizm, Tel Aviv’de doğsaydım Yahudi olacaktım. Yıllarca dinimi sorgulamadan yaşadım. Bırakın sorgulamayı kendim gibi inanmayanları hep sapık saydım. Kendi inancımın doğru olduğunu düşünerek, cennetlik olduğuma inanırken, diğerlerini cehennemlik olarak gördüm. Oysa bu durumun bir kriteri olmalıydı. Kimin sapık, kimin Mümin olduğuna insanlar değil, inandığımı sandığım Allah karar vermeliydi. Ne yazık ki, önüme sunulan dinin hakikat olup olmadığını sorgulamadan, bir yiyecek gibi, içeriğinin sağlıklı mı yoksa zararlı mı olduğunu düşünmeden kaşıkladım.
Birçoğumuz böyle değil miyiz? Hiç şu soruyu sorduk mu: “Ya atalarımız aklını kullanmamış ve yanılmışsa (2:179)?” Sorgulamadığımız din, aslında bizim dinimiz değil, atalarımızın dinidir. Çok uzun yıllar sonra, sebep olanlardan Allah razı olsun atalarımın dinini sorgulamaya başladım ve Kur’an ile tanıştım. Yaşadığım din ile Kur’an’ı kıyasladım. Sonuç, benim için korkuçtu; çünkü Kur’an bana “müşriksin” diyordu. Çünkü atalarımın dini, Kur’an’a göre değil, putlaştırdıkları ruhbanlara göre hüküm veriyordu. Bir yandan da “Hüküm Allah’ındır” diyordu.
İnsanlar Kur’an’a iman ettikleri halde, ayetlere inanmıyordu. Saçma sapan bir cümle oldu ancak olan buydu… Kimisi de bir kısmına inanırken, bir kısmını ise reddediyordu (2:85). Kur’an’a şüpheyle bakan insanlar, rivayetlere geldiğinde sorgulamadan kabul ediyordu. Adeta, kendini ifade edemeyen, emirlerini açıklayamayan ve bunu da kullarına bırakan, bize zor bir kitap gönderip o kitaptan sorumlu tutan zalim bir Allah’a inanıyorlardı. Hadis ve fıkıh kitapları Arapça olmasına rağmen anlaşılıyor, Kur’an’ın anlaşılmadığı söyleniyordu. Hadisleri Türkçe okumakta sorun yoktu, fakat Kur’an’ı Türkçe okuyan sapık oluyordu.
Her şeyi gören ve bilen Yüce Allah, bize çok uzaktı ve O’na ulaşmak için aracılar gerekiyordu. O Allah ki, ayetlerini keçiden koruyamıyordu. Üstelik, torpilciydi; ameline göre değil, adamına göre muamele yapıyor ve kimilerini günahkar olsa bile şefaatçilerin şefaati ile cennetine alıyordu. Ayet okuduğumda, “Sen atalarımızdan iyi mi bileceksin?” deniliyordu. İnsanlar ruhbanların peşinde sürü gibi hareket ediyordu; akla ve vahye değil, atalarına iman ediyordu. Ne zaman bana sunulan dini sorgulasam, “Aklını kullanma, sapıtırsın” deniyordu.
İnsanlar Resulün sözü olan vahye itibar etmiyor, Ebu Hureyre’ye, Buhari’ye itibar ediyordu. Hatta Buhari’nin rivayeti, Allah’ın ayetlerini neshedebiliyordu. Buhari, Müslim, Tirmizi’nin hadislerini onlar reddettiğinde sorun olmuyor, biz reddettiğimizde hadis inkarcısı kafir oluyorduk. Oysa asıl hadis inkarcısı atalarıydı; fakat basireti bağlanmış gözler bunu göremiyordu. Kuran’ı alimler açıklar diyene, “Recm hükmünü alimleriniz hangi ayete göre veriyor?” dediğimizde cevap veremiyordu. Kuran’ı hadisler açıklar diyene, evrenin bütünken parçalara ayrıldığını bildiren ayetle (Enbiya 30) ilgili hadis söylendiğinde, susup kalıyordu.
Cennete girmek o kadar kolaydı ki, insan istese de cehenneme gidemiyordu. Mutlaka bir şekilde kurtarıyordu. Bu yüzden Allah gündemden düşüyordu. İnsanlar ahireti önemsemiyor, dünya hayatının zevklerine dalıp gidiyordu. Allah deyip geçiyor, gavs deyip geçemiyordu. Sadece “Muhammed” desek kıyametler kopuyordu. Tıpkı Hristiyanlardaki gibi, sevgili Nebi, Allah’ın peşi sıra ilah olmuştu. Ruhbanları da sayarsak, ilahlar silsilesi demek daha doğruydu.
Allah kahrediyor, belanı veriyor, yakıyor; fakat ruhbanlar kurtarıyordu. Ruhbanlar, Allah’tan daha merhametli oluyordu. Kuran her yerde çoğunluğu eleştirirken, bunlar “Ehlisünnet velcemaat” diyerek çoklukla övünüyordu. Ayrıca insanlar işine gelmedi mi, diğer mezhebin ictihadını çalabiliyor, amel edebiliyordu. Biliçli veya bilinçsiz mezhep içtihatları resmen Kuran ile savaştırılıyordu. Dini kolaylaştırıyor denilen mezhepler, aksine dini detaylara boğuyordu. Kuran’ın tek kelime ile izah ettiği guslü, mezhepler yüzlerce sayfalık kitapla anlatıyordu. Hiç olmayan kıyamet alametleri için yüzlerce sayfa kitap yazılıyordu. Mezhepler, insanların sırtına yük bindiriyor, dini zorlaştırıyordu.
Üstelik Ebu Hanife’ye sapık, mürted, mürcie, kafir, diyen Buhari’ye, Şafi’ye Hanefiler toz kondurmuyordu. Cehalet, körü körüne iman, asabiyet atalar dininde bedava satılıyordu ve maalesef alıcısı da çoktu.
İşte önümüze sunulan atalar dini, böyle bir din. Lütfen sorgulayın ve size sunulan her dini veriyi Kuran ile kıyaslayın. Dinde tek kaynak, tek rehber Kuran’dır. Yarın hesap günü kaybetmemek için atalarınızın dininden kendinizi kurtarın ve Kur’an’a sarılın.
Doğrularım Allah’ın, yanlışlarım benimdir. Aydın Orhon
Yazı gezinmesi
Aydın Orhon, 1953 yılında Çorum'da doğmuştur. 1975 yılından bu yana yaşamını İstanbul'da sürdürmektedir. Hayatının önemli bir bölümünü iş dünyasında geçirmiş, bunun yanında Kur’an üzerine araştırma ve incelemelerini kesintisiz olarak sürdürmüştür. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi mezunu olan Orhon, eğitim alanında meslek hayatına devam etmemiştir. Bunun yerine özel sektörde çeşitli görevler üstlenmiş; farklı şirketlerde Yönetim Kurulu Üyeliği, Genel Müdürlük ve Yönetim Kurulu Başkanlığı yapmıştır. İş hayatı boyunca edindiği tecrübe ve birikimi, hayatın farklı alanlarında değerlendirme imkânı bulmuştur. Aydın Orhon kendisini bir yazar veya din âliminden çok, Allah’ın kitabını anlamaya ve yaşamaya çalışan bir Kur’an talebesi olarak tanımlamaktadır. Uzun yıllardır Kur’an’ın mesajını, kavramlarını ve insan hayatına yönelik çağrısını araştırmakta; elde ettiği sonuçları yazıları ve kitapları aracılığıyla okuyucularla paylaşmaktadır. Özellikle son yıllarda çalışmalarını yoğunlaştıran Orhon, Kur’an’ın kendi bütünlüğü içerisinde anlaşılması gerektiği düşüncesi üzerinde durmaktadır. Ona göre insanların inançlarını, geleneklerini ve din anlayışlarını Allah’ın kitabı ışığında yeniden değerlendirmeleri büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla kaleme aldığı eserlerinde okuyucuyu düşünmeye, sorgulamaya ve Kur’an üzerinde doğrudan tefekkür etmeye davet etmektedir. Hakikat Serisi’nin ilk kitabı olan “İnandığın Din Kimin?” yayımlanmıştır. Bu eser, inanç ve din anlayışının kaynağını Kur’an merkezli bir bakış açısıyla ele almaktadır. Allah izin verirse, Hakikat Serisi yeni kitaplarla devam edecek; Kur’an’ın mesajını farklı yönleriyle ele alan çalışmalar okuyucuyla buluşmayı sürdürecektir. Aydın Orhon, bugün de çalışmalarına İstanbul’da devam etmekte; araştırma, inceleme ve yazım faaliyetlerini sürdürmektedir.