1 Ağustos 2026

YAŞANAN DİNDE GÜNAH ÇIKARMA SEANSLARI

ile aydinorhon

İnsan, hata yapabilen bir varlıktır. Kur’an da bunu kabul eder. Ancak Kur’an’ın gösterdiği çözüm, günahın üzerini birtakım dinî ritüellerle örtmek değil; samimi bir dönüş, yanlışın terk edilmesi, hakkın yerine getirilmesi ve salih amellerle yeni bir hayat kurmaktır. Ne yazık ki yaşanan din anlayışında bu gerçek çoğu zaman tersine çevrilmiştir.

İnsanlara öyle bir din anlatılmıştır ki, sanki günah işlemek çok büyük bir problem değildir. Çünkü belirli zamanlarda yapılacak bazı uygulamalarla bütün hesaplar sıfırlanacaktır.

Böyle düşünülünce ortaya şu tablo çıkıyor:

  1. Hangi vaktin salatını (namazını) yerine getiriyorsanız, bir önceki vakitten bu yana işlediğiniz bütün günahların silineceği söyleniyor.
  2. Beş vakit salatı (namazı) yerine getirmiyorsanız ama cuma günleri gidiyorsanız, bir haftalık günahınızın affedileceği anlatılıyor.
  3. Bunu da yapmıyorsanız, Ramazan ayında tuttuğunuz oruçla bir yıllık günahınızın temizleneceği söyleniyor.
  4. Oruç da tutamadınız; Kâbe’ye gidip Arafat’a çıkarsanız anadan doğmuş gibi tertemiz olacağınız söyleniyor.
  5. Bunları da yapamadınız; önemli değil, sizi kurtaracak şefaatçiler olduğu anlatılıyor.
  6. Bir de mübarek kabul edilen gecelerde yapılan ibadetlerle geçmiş günahların bağışlanacağı söyleniyor.
  7. Hiçbirini yapamadınız mı? Ölüm anında birkaç kelime söylemeniz yeterli deniliyor.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Eğer bütün bunlar doğru olsaydı, insanların kötülükten uzak durmaları için hangi sebep kalırdı?

Hırsızlık yapan da… Rüşvet alan da… hakkı hukuku çiğneyenyen de… İftira atan da…
Faizle insanları ezen de… Yetimin hakkını gasp eden de… Nasıl olsa belli zamanlarda günahlarını sildireceğini düşünmez miydi? Hiç fark ettiniz mi? Böyle bir din anlayışında günah işlememek değil, günahı sildirmek önemli hâle geliyor.

Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu din tam tersidir. Allah, insanı sorumluluk sahibi olarak yaratmıştır. Hiç kimse yaptığı kötülüğün hesabından kaçamaz. Hiçbir ibadet, zulmün üzerini örten bir perde değildir.
“Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır! Allah dileyeni (layık gördüğünü) temize çıkarır ve onlar hurma çekirdeğinin üzerindeki ince iplik kadar bile haksızlığa uğratılmazlar.”
(Nisa, 4/49)
Dikkat edin… Ayette insanlar kendilerini temize çıkarıyorlar. Yani “Ben zaten affoldum.”, “Ben kurtuldum.”, “Ben cennetliğim.” diyerek kendilerine güven veriyorlar. Allah ise bunu reddediyor. Temize çıkarma yetkisi yalnız Allah’a aittir. İnsan kendi hakkında hüküm veremez. Bugün birçok kişi yaptığı ibadetleri adeta bir af belgesi gibi görüyor. Oysa Kur’an’da ibadet, insanı kötülükten uzaklaştırdığı sürece anlam kazanır.
“Sana vahyedilen Kitabı oku ve salatı (namazı) yerine getir. Çünkü salat (namaz) hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar…”
(Ankebut, 29/45)
Burada çok önemli bir ölçü veriliyor. Bir insan yıllarca namazını yerine getiriyor fakat hâlâ yalan söylüyor, insanları aldatıyor, hak yiyor, kibirleniyor, adaletsizlik yapıyorsa ortada ciddi bir problem vardır.

Çünkü Kur’an’a göre namazın amacı sadece belirli hareketleri yapmak değildir. İnsanı değiştirmektir. İnsanın ahlakını güzelleştirmektir. İnsanı Allah’ın koyduğu ölçülere yaklaştırmaktır. Kur’an hiçbir yerde “İbadet ettin, artık istediğin gibi yaşayabilirsin.” demez. Tam tersine her ibadetin insanı daha duyarlı, daha adaletli ve daha merhametli hâle getirmesini ister. Düşünün… Bir doktor size ağır bir hastalık için ilaç verdi. Siz ilacı her gün düzenli içiyorsunuz ama hastalık giderek ağırlaşıyor. Bu durumda ne dersiniz? “İlaç görevini yapmıyor.” İşte ibadet de böyledir. Hayatı değiştirmiyorsa, insanı kötülükten uzaklaştırmıyorsa kişi kendisini sorgulamalıdır. Kur’an’ın anlattığı tevbe de çok farklıdır. Tevbe yalnızca “Allah’ım beni affet.” demek değildir. Yanlışı terk etmektir. Zarar verdiysen telafi etmektir. Kul hakkı yediysen geri vermektir. Adaletsizlik yaptıysan düzeltmektir. Hayatı değiştirmektir.
“Ey iman edenler! Allah’a içten ve samimi bir tevbe ile yönelin…”
(Tahrîm, 66/8)
Samimi tevbe, aynı yanlışta ısrar ederek af beklemek değildir. Kur’an’da affedilme ümidi vardır ama bu ümit sorumluluktan kaçış kapısı değildir. Allah hem çok bağışlayandır hem de hesabı en iyi görendir. Kur’an’da dikkat çeken başka bir gerçek de şudur: Hiç kimse bir başkasının yükünü taşıyamaz. Hiç kimse bir başkasını kurtaramaz. Hiç kimse başkasının günahını silemez.
“Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez…”
(En’âm, 6/164)
Bu ilke, din adına ortaya atılan birçok inancı tek başına değerlendirmeye yeterlidir. Herkes kendi yaptığından sorumludur. Hiçbir makam… Hiçbir kişi… Hiçbir din büyüğü… Hiçbir veli… Hiçbir şeyh… Hiçbir cemaat… Hiçbir mezhep… İnsanı Allah’ın huzurunda hesap vermekten kurtaramaz.

Kur’an insanı doğrudan Allah ile muhatap yapar. Araya hiçbir kurtarıcı koymaz. İnsanların çoğu, Allah’ın affediciliğini konuşur; fakat O’nun adaletini konuşmayı ihmal eder. Oysa Kur’an’da bu iki özellik birlikte zikredilir. Allah bağışlayandır. Ama aynı zamanda mutlak adalet sahibidir. Hiç kimsenin hakkını kimseye bırakmaz. Hiçbir zulmü karşılıksız bırakmaz. Hiçbir iyiliği de zayi etmez.
“Kim zerre kadar hayır yaparsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yaparsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu ayet, bütün insanlık için değişmeyen bir ilkedir. Ne ibadetler kötülüğü görünmez hâle getirir… Ne de günahlar yapılan iyilikleri tamamen yok eder. Herkes yaptığının karşılığını görecektir. Kur’an’ın oluşturduğu bilinçte insan, affedilmeyi umarken aynı zamanda hesap gününden de korkar. Bu denge kaybolduğunda din, sorumluluk olmaktan çıkar; güvence belgesine dönüşür. İşte bugün yaşanan problemlerden biri de budur. İnsanlar Allah’ın dinini yaşamak yerine, kendilerini rahatlatan din anlayışlarını yaşamayı tercih edebiliyorlar.

Oysa Allah’ın dini, insanı değiştirmek için vardır; vicdanı susturmak için değil. Şunu hiçbir zaman unutmayın: Kur’an, günah işlemeyi kolaylaştıran değil, günahı terk ettiren bir kitaptır. Kur’an, insanı sahte güven duygusuna değil, bilinçli kulluğa çağırır. Kur’an, “Nasıl olsa affedilirim.” düşüncesini değil; “Rabb’imin huzuruna yüz akıyla çıkabilir miyim?” endişesini öğretir.

Son olarak kendimize şu soruyu soralım: Ben gerçekten Allah’ın indirdiği dini mi yaşıyorum, yoksa bana öğretilen din anlayışını mı? Çünkü insan, inancını hangi kaynaktan alıyorsa hayatını da o kaynak şekillendirir.

Eğer yaşadığınız din, Kur’an’ın yanında başka kitapların belirlediği hükümler üzerine kurulmuşsa, hayatınızı yönlendiren otorite de o kitapların sahipleri olur. Allah ise insanı yalnızca kendi vahyine çağırmaktadır.
“Rabb’inizden size indirilene uyun. O’ndan başka velilerin peşinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.”
(A’râf, 7/3)
Kur’an’ın çağrısı açıktır. Kurtuluş; günah çıkarma seanslarında değil, Allah’a yönelen bilinçli bir hayat yaşamaktadır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah’ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com